Bu Blogda Ara

1 Haziran 2012 Cuma

HAZAR TÜRKLERİ NASIL MUSEVİ OLDU?

“Bizans’la olan ilişkiler, Hazarlar’ı belli ölçüde Yunan uygarlığının etkisine sokmuştur. Ancak, Hazarlar sürekli savaşır durumda olmalarına karşın İslam uygarlığıyla bağlantılarını da sürdürmüşlerdir. Tüm diğer Türkler’de olduğu gibi Hazarlar da dışa açık kişilikteydi. Ancak, tüm bu koşullara karşın uzun süre kimliğini korudu. Türk dilli, yarı göçebe toplum olarak kaldı. Kentler Hazar yaşamında belirleyici olmadı. Sözgelimi, kentlerde Müslümanlığın yayıldığı oldu. Ancak, Şamanlık her zaman önemini korudu. İbni Fadlan zamanında İtil kentinde on bin dolayında Müslüman oturuyordu. Bunlar alışverişle uğraşıyordu. Öbür ünlü Hazar kentlerinden Semender, Hanbalık gibi yerleşim merkezlerinde kalabalık Müslüman ve Hıristiyan topluluklar oturuyordu. Tüm bu dinlere inananlar ayrı konuma sahiplerdi. Dinsel seçim tümüyle özgürdü.

Sekizinci yüzyılda Hazar hanı, sarayı ve askeri komutanları Yahudi dinini benimsiyor. Bu din değiştirmenin kesin yılı bilinmiyor. Tarihçi Mesudi’ye göre Harun Reşid (786-809) döneminde gerçekleşiyor. Ve bu din Hazarlar’ın resmi dini durumuna geliyor. Oysa aynı dönemlerde Bizanslılar’ın da Hıristiyanlığı kabul ettirmek için girişimde bulundukları biliniyor. Bizanslılar Aziz Kiril’i Hazarları kandırması için Hazar hanına yolluyor. Aziz Kiril büyük bir saygıyla karşılanıyor. Hanın masasında hahamlarla tartışma ortamını buluyor. Ne ki, sonuçta din yayma konusunda başarılı olamıyor. 

Hazarlar’ın en güçlü dönemlerinde Yahudi dinini seçmesi tarihçileri şaşırtıyor. En mantıklı açıklama şöyledir:

Sekizinci yüzyıl başlarında dünya iki büyük gücün elinde kutuplaşmıştı. Bir yanda Hıristiyanlık, öte yanda da Müslümanlık vardı. Her iki grubun ideolojik doktrinleri, kuvvet politikası ilkelerine göre işliyor, klasik propaganda yöntemleri, ikna ve fetih yollarıyla inançların yayılmasına çalışıyordu. Hazar İmparatorluğu bu sırada üçüncü güç görünümündeydi. Bu imparatorluk her iki büyük güçle de boy ölçüşebileceğini daha önce ortaya koymuş bir topluluktu. Ama kendi bağımsızlığını sürdürebilmenin tek yolu, ne Hıristiyanlığı ne de Müslümanlığı kabul ederek yaşamını sürdürmekti. Çünkü bu inançlardan hangisini kabul etse ya Doğu Roma İmparatorluğu’nun ya da Bağdat halifesinin nüfuzu altına girecek demekti. Ata inancı Şamanlık ise, görkemli yerleşik bir devletin yaşam koşullarının gerisinde kalmıştı… 

Hazarlara inançlarını kabul ettirmek için her iki yandan da çok çaba harcandı. Ancak Hazar Krallığı kendi askeri gücüne dayanarak üçüncü güç durumunda kalmaya kararlıydı.

Hazar Hanlığı’nın Yahudiliği seçişi üzerine Arap tarihçi El-Bekri’nin Krallık ve Yollar adlı kitabında ilginç bir söylence var. Söylence şöyle:

Daha önce putperest olan Hazar kağanı önce Hıristiyanlığı seçiyor. Ancak bu dinin yanlışlığını görüyor, duruma çok canı sıkılıyor. İçini emrindeki rütbelilerden birine döküyor. O yüksek rütbeli adam krala şöyle diyor: ‘Ey kağanım, kutsal yazılar üç ayrı toplumun elindedir. Onlardan birer kişi çağırtıp inançlarını anlatmalarını emredin. O zaman doğru olanı seçip onun yolunda gidebilirsiniz.’

Bunun üzerine kağan Hıristiyanlara haber gönderip bir piskopos istiyor. Kağanın yanında, tartışma yeteneği çok üstün olan, onunla sık sık konuşan bir de Yahudi bulunuyor. Piskopos gelince bu Yahudi ona, ‘Amaran’ın oğlu Musa hakkında ve ona gönderilen Tevrat hakkında görüşün nedir’ diye soruyor. Piskopos buna, ‘Musa bir peygamberdir ve Tevrat’ta yazılanlar da doğrudur’ diye karşılık veriyor. O zaman Yahudi, krala dönüp, ‘Bakın, daha şimdiden benim inancımın doğruluğunu kabullendi. Şimdi ona kendisinin neye inandığını sorun’ diyor. Kağan bu soruyu sorunca, piskopos, ‘Benim inancıma göre, kurtarıcı İsa, Meryem’in oğludur, esas gerçek onun sözüdür, bize Tanrı’nın sesini yansıtan da odur’ diyor. O zaman Yahudi yine kağana dönüyor ve şöyle konuşuyor: ‘Onun söyledikleri benim bilmediğim şeyler. Oysa o benim dediklerimi kabul ediyor.’

Piskopos söylediklerini kanıtlarla desteklemeyi başaramayınca, davayı kaybediyor. Bunun üzerine kral, huzuruna bir Müslüman çağırtıyor. Müslümanlar ona çok okumuş, akıllı ve iyi tartışan bir adam yolluyor. Ama krala yakın olan o Yahudi, birisine para verip o Müslüman’ı yolculuğu sırasında zehirletiyor. Böylelikle Yahudi, kralı ikna etmeyi başarıyor ve kral da Yahudi dinini kabul ediyor.

Gerçekte din değiştirme, çıkarcı amaçlarla yapılmış kurnaz bir manevradan başka bir şey değil. Ancak salt Hazarlar tümden Yahudiliğe yabancı değillerdi. Nitekim Yahudi olduktan sonra da dinsel hoşgörüleri sürdü. Hazar başkentinde bulunan yedi yargıç da ikisi Müslüman, ikisi Yahudi, ikisi Hıristiyan, birisi Ruslar’ın ve putperestlerin davasına bakmak için seçilmiş görevlilerdi. Onuncu yüzyılın başlarında, Hazar Hanlığı adil ve geniş görüşlü yönetim biçimiyle bir masal ülkesiydi.

Her şeye karşın bu din değiştirme, ardından hiç akla gelmeyen, ön hesaplara girmeyen birtakım kültürel gelişmeleri de birlikte getirdi. Hazarlar ekonomik ve askeri bakımdan güçlü oldukları için Yahudiliği seçmeyi göze almışlardı. Öbürleriyle karşılaştırıldığında (Hazarlar) uzun yaşayan Türk devletlerinden biri oldu.

Hazar Hanlığı bu ölçüde büyük devlet olmasına ve en az üç yüz yıl yaşamasına karşın Hazarca yazılı dil anıtları kalmamıştır. Hazar dilinden ancak Bizans ve Arap kaynaklarında kimi özel adlar ve bir iki sözden başka bir şey kalmamıştır. Bu veriler de Hazarca üzerine görüş belirtecek düzeyden uzaktır. Kuşkusuz, Hazarca Türkçe idi ancak Türkçe’nin hangi kolundan olduğu bilinmiyor. Bu nedenle Hazar hanı ile Kordubalı Yahudi Hasday İbni Şarbut arasındaki mektuplaşma büyük bir önem taşıyor.

Korduba’da dışişleri bakanlığı yapan Hasday İbni Şarbut, Yahudi dininde olan Hazar Krallığı’nın varlığını öğreniyor. Hazar hanına 960 yılında bir mektupla başvuruyor. Hazar Hanlığı’nın Museviliğe nasıl girdiği üzerine bilgi istiyor. Bu mektup birçok maceradan sonra Hazar hanının eline geçiyor. Hazar hanı, İbranice bir mektup yazıyor. Hazar Hanlığı üzerine bilgi veriyor. Bu yazışma, Mısır’da İstanbullu Yahudi İsak Akriş’in eline geçiyor. Akriş, 1577’de bu belgeyi yayımlıyor. Bu belgenin uydurma olup olmadığı kesin bilinmiyor.

Dokuzuncu yüzyılda Hazarlar siyasal bakımdan gerilemeye başladı. Giderek Ruslar’ın gücü artıyordu. Bu dönemde, Bizans, ünlü oyunlarından birini oynadı. Eski sadık dostu Hazarları bırakıp Rusları destekledi. Rus ordusunu desteklemek amacıyla donanma yolladı (1016). Bundan kısa bir süre sonra Hazarlar’ın sonu geldi. 1030 yılından sonra artık adlarından söz edilmeye değer yanları kalmadı.

Hazarlar’ın kalıntılarının kimler olduğu bilinmiyor. Yahudi dininin bir mezhebinden olan Karay Türkleri, genellikle Hazarlar’ın torunu olarak görülüyor… 

KAYNAK:

(Türkler’in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları, S.63)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder