Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

13 Temmuz 2012 Cuma

İSTANBUL'UN BİR SEMTİ SAMATYA



Samatya, İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı, Tarihi Yarımada’nın güneybatısında yer alan bir semtin adıdır. Güneyinde Marmara Denizi, kuzeyinde Kocamustafapaşa ve Cerrahpaşa, batısında Yedikule ve Narlıkapı, doğusunda ise Langa ve Yenikapı semtleri yer almaktadır. (Bkz. Harita) Marmara kıyılarından başlayarak, Tarihi Yarımada’nın yedinci ve son tepesi olarak kabul edilen Altınmermer’e doğru yükselen, bir topoğrafik yapı göstermektedir. İkibin yıla yaklaşan tarihi boyunca Samatya, coğrafyasının da etkisiyle tarihi ve sosyal dokusunu yakın zamana kadar koruyabilmiş İstanbul’un ender semtlerden biridir. 
Doğan Kuban, 1968 Nazım İmar Planı için şöyle demekte: “O yıllarda İstanbul’da hala tarihsel dokusunu koruyan alanlar bulunuyordu. Sur içi kentte Aksaray’ın batısındaki Kocamustafapaşa, Davutpaşa, Cerrahpaşa, Haseki, Marmara kıyılarındaki neredeyse bütün mahalleler… eski dokularını ve evlerini koruyorlardı.” (Kuban, İstanbul, S 405) 
Samatya, her ne kadar 1950’den sonra İstanbul’daki imar hareketlerinden etkilenmiş olsa da geleneksel sokak yapısını ve evlerini nispeten korumuştur. Bu dünya mirasının gelecek nesillere de ulaşabilmesi için, geçmişin iyi analiz edilip, buna uygun yeni imar planlamaları yapılması gereklidir. 

Psamathion Balıkçı Köyü 

Samatya adının kaynağı, Bizans dönemindeki Psamathion’dur. Psamthos Rumca’da kum anlamına gelmektedir. Bölgenin kumluk bir yöre olması ve sahilden kum çıkarılması nedeniyle bu adı almış olması muhtemeldir. Megaraların kumandanı efsanevi Bizas, bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde kendi şehri Bizanstion’u kurarken Samatya’nın yerinde, bir köy bulunuyordu. Köyde balıkçılığın yanı sıra, tarım da yapıldığı tahmin edilmektedir. 
“Samatya, Bizans döneminde şehrin görece az iskan edilmiş bir bölgesiydi ve burada bazı kiliseler ve manastırlar bulunuyordu. Bizantion’un tarihi Rabdos Mahallesi’nin de Samatya’nın deniz tarafında olduğu sanılmaktadır.” (İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 6, S 430-31) 



Samatya’da, İstanbul surlarının dahil olmadan önce kentte kurulan ilk manastır olan (382) Dalmatou ile, Gastria manastırlarının ve bunların kiliselerinin yapıldığını bilinmektedir. Bu manastırlar ve kiliseler sayesinde Samatya, dini bir merkez haline dönüşmüş, Hristiyan hacılar Kudüs’e giderlerken buralarda konaklamışlardır. Gene bu dönemde yapılmış diğer önemli bir yapıda I.Contantinus’un annesi Helena için yaptırdığı, Helenianai sarayıdır. Ancak o dönemden günümüze ulaşabilen tek eser, fetihten sonra İmrahor Camii’ne çevirilen, İstanbul’un ayakta kalabilen en eski kilisesi olan, İoannes Prodromos Kilisesi’dir. “Bu kilise içerden yarım daire, dışardan çokgen olan büyük apsisi, çok geniş ana nefi ve ana neften anıtsal kolonadlarla ayrılan dar nefleriyle erken bazilikal planın en karakteristik örneklerinden biridir…Kiliseye bağlı plan Studios Manastırı, özellikle İkonolazma döneminden sonra barındırdığı 700 ya da 1000 keşişle kentin en büyük manastırlarından ve en önemli eğitim kurumlarından biriydi.” (Kuban, İstanbul, S 90-91) 



Surlar Samatya’ya Geliyor 

Konstantinopolis’in nüfusun artması ile kentin beslenme ve savunma ihtiyacı artmış; kent batıya doğru büyümeye başlamıştır. I. Teodosios (374) döneminde başlayan, II. Teodosios (422) döneminde tamamlanan, Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan güçlü kara surları yapıldı. Haliç’te ve Marmara kıyılarındaki mevcut surlar Ayvansaray ve Yedikule’ye doğru uzatıldı. Bunun sonucunda Samatya surların içinde kalmış oldu. Surlar, Samatya ile Marmara Denizi arasına çekilen ilk engeldi. Samatya’daki insanlar denize ulaşabilmek için artık sur kapıları kullanmak zorunda kalıyorlardı. Nüfus yoğunluğunun da düşük olmasının etkisiyle balıkçı barınaklarının dışında bir liman oluşmamıştır. Denizcilerin uğrak yerleri olan Rum Meyhaneleri de bu dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır. 
“IV. Yüzyıl surlarındaki son kapı olan St Emilianus (Davutpaşa) Kapısı’dır. Bu noktadan sonra başlayan Teodosios Surları’ndaki öbür üç kapı, kent tarihinde belirli bir öneme sahiptir. Psamathion Kapısı, Constansinus Surları dışında en eski yerleşmelere bağlıdır. Bizans dönemine ait adı bilinmeyen ikinci kapı Narlı Kapı’dır ve Ayios İoannes Prodromos Kilisesi’ne açılır.” (Kuban, İstanbul, S 63-64) 
İstanbul’un fethine kadar Samatya, düşük yoğunluklu konut alanı olmanın yanında önemli dini mimari yapılarını barındırma özelliğini sürdürmüş, sur içine girmesi semti İstanbul’un Hinterland’ı olmaktan çıkarmamıştır. Dönemin önemli tipik yapı türü olan merkez planlı mausoleion ve martirionla tek örnek yine Samatya’da Heleniania mahallesindeki Karpos ve Papilos Martirion Manastırları’dır. 
“Dinsel yapılar bazen imparatorlar için bir tür dindarlık gösterisi olabiliyordu. Bunun ilginç örneği Psamathion’daki 1031 tarihli peripleptos Kilisesi ile bitişiğindeki manastırdı. (Sulu Manastırı) Aşırılıktan hoşlanan III. Romanas (1028-1034), Orta Bizans dönemi kilise mimarlığının en büyük imar etkinliği olan Peripleptos Kilisesi’ni inşa ederek İustinianos’u aşmak istemişti. Bugün bu Bizans kilisesinin temelleri aynı bölgesinde Ermeni Surp Kevork Kilisesi’nin bulunduğu yerdedir. İstanbul’daki Ermeniler’e katedral kilise 1608 yılında verilmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 141) 

Ve Türkler Surları Aşıyor… 

II. Mehmet, 1453 yılında Konstantinopolis’in yorgun surlarını aşmakla, sadece İstanbul fethetmiyor, Bizans’ı tarih sahnesinden kaldırarak, bir dönemi kapatıyordu yeni bir devri başlatıyordu. Samatya, İstanbul’un fethinden sonra, uzun yıllar boyunca bir hıristiyan (Rum, Ortodoks ve Ermeni) semti kimliğini korumuştur. Bunda II. Mehmet’in İstanbul’u iskan politikasının da etkisi vardı. Semte, Müslüman Türklerin yanında, önemli sayıda Ermeni’nin bu dönemde yerleştirildiğini bilinmektedir. 

Ermeniler Geliyor 

Bizans döneminde İstanbul’da bir Ermeni nüfusu bulunmaktaydı. Ermeniler, genellikle ordu mensubu, tacir, mimar ve eğitimci olarak çalışmışlardır. 572 yılında şehirde ilk Ermeni cemaati teşekkül etmiştir. Paskalya yortusunu Rumlar’dan bir hafta sonra kutlamaları Rumlar ile aralarında bir itilafa sebebiyet vermiş ve Rum Patrikhane’si Ermenilere kendi yortularını ve ayinlerini zorla kabul ettirilmiştir. 
Fatih, Bursa Ermenileri’nin dini lideri Episkopos Hovagrin’i yeni başkentine getirterek, Samatya’ya yerleştirmiş ve kendisine Rum Ortodoks Patriği’ne verilen tüm hakları vermiş, Rum ve Ermeni cemaatları arasında bir denge politikası izlemiştir. Patrikhane, 1640’da Kumkapı’ya taşınana dek, bugün Surp Kevork Kilisesi’nin olduğu yerde bulunmuştur. Şehrin onarımı için Anadolu’nun muhtelif yörelerinden getirilen Ermeniler, başta Samatya olmak üzere Kumkapı ve Yenikapı civarına yerleştirilmiştir. 
Ermeniler, İstanbul’da Patrikliğ’in kurulmasından sonra, 55 kilise yapmışlar, bunlardan 33 tanesi günümüze ulaşmıştır. Bunlardan Surp Kevork, Surp Hagop Kılkhatir, Surp Hovhannes Avedaraniç, Surp Pırgiç, Anarad Hığıtyun Kiliseleri Samatya ve çevresinde günümüzde ibadette açık olanlardır. Ermeniler, daha çok ticaretle ve küçük el sanatları ile uğraşmışlar, aynı zamanda inşaat işlerinde uzmanlaşmışlardır. 
Açtıkları okulları sayesinde eğitim düzeyleri artan Ermeniler, Osmanlı toplumu içinde saygın bir konumdaydılar. Bir çok fikir ve devlet adamının (19. yüzyılda Dahiliye Nazırlığı’na bugünkü Dışişleri Bakanı kadar yüksekmiş Ermeniler vardır) yanı sıra sanatkarlar da yetiştirmişlerdir. Tatyos Efendi, Kemani Serkis Bey gibi, Klasik Türk Musikisi’ne besteler kazandırmış önemli Ermeni sanatkarlardır. 
Samatya’da Ermeniler’in yanı sıra Bizans döneminden beri Rumlar yaşamaktaydı. Semtte, Rumlara ait de bir çok kilise bulunmaktadır. Nikolaos (Ayios), Minas (Ayios), Hristos Analipsis Kiliseleri dikkat çeken dini yapılardır. “Hristos Analipsis Kilisesi İstanbul ve Galata bölgesinde işlevini sürdüren kiliselerden, Hz. İsa’ya ithaf edilmiş olan tek yapıdır. En son 1830-1834 yıllarında onarım görmüştür.” (Karaca, İstanbul Ansiklodesi Cilt 4, S 92) 
Rumlar ticaretle uğraşmakla birlikte Samatya kapısının yakınındaki meyhaneleri de işletiyorlardı. Bu meyhaneler, Samatya’yı İstanbul’un eğlence mekanlarından birisi yapmıştı. 
Samatya’nın nüfus bileşimindeki değişim sadece Ermenilerin bu semte yerleştirilmesi ile sınırlı kalmamıştır. Fethin hemen arkasından, Osmanlı idaresinin, diğer fetihlerinde de uyguladığı, tekke ve mescidler çevresinde bir Müslüman nüfusun iskan edilmesi politikasına, Samatya bölgesinde de başlanmıştır. Mirza Baba ve Sancaktar Hayrettin (Bkz. Resim) Tekkeleri gibi Bizans döneminden kalma dini yapılar üzerine yapılan tekke ve camilerin yanında, Davutpaşa, Cerrahpaşa ve Kocamustafapaşa Külliyeleri’nin çevresine yeni Müslüman mahalleleri kurulmuştur. “Adını Cerrahpaşa, Davutpaşa ve Kocamustapaşa Külliyeleri’nden alan mahaller, bir zamanların kentlileşmiş İstanbullular’ı için, apayrı birer tinsel dünyaydı.” (Kuban, İstanbul, S 250) 
Takip eden yıllarda sırasıyla, Beyazid-i Cedid Mescidi, Arap Kapısı Tekkesi, Abdi Çelebi Camii (1533), Mihrişah Hatun Camii (1540), Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi (1735) ve Kadem-i Şerif Tekkkesi (1785) önemli dini yapılar olarak dikkati çekmektedir. İçlerinden Abdi Çelebi Cami’nin Mimar Sinan tarafından yapıdığı bilinmektedir. ‘19 yüzyılda harap durumda olan Camii yeniden inşaa edilmiştir. Eklektik bir üslüpta yeni bir yapı ortaya çıkmıştır.’(Naza, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 1 S 12) Ayrıca Mimar Sinan Samatya’da 1547 yılında Ağa Hamamı’nı yapmıştır. “20 yüzyıl başına kadar kullanılmış olan hamamın yanına ve önüne binalar yapılmış, türünün en güzel örneklerinden biri olan hamam, bugün algılanamaz hale getirilmiştir.” (Eyice, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 1, S 32) 
“Marmara kıyılarındaki Müslüman semtlerde kent nüfusunun yalnızca %15’i oturuyordu. Buralarda daha çok Rumlar ve Ermeniler yaşamaktaydı. Büyük olasılıkla 15. yüzyılın sonunda, Mese üzerinde, Aksaray’dan Davutpaşa ve Kocamustafapaşa’ya kadar (Bizans döneminde Bovis Forumu’ndan Eksakion’a kadar) yeni mahalleler kurulmuştu. 1470 Muratpaşa 1485 Davutpaşa külliyeleri 15. yüzyıl sonlarında kentin bu bölümünün kazandığı önemi gösterir.” (Kuban, İstanbul, S 223) 

Planlanan İstanbul’da Samatya 

“İstanbul’un planlı gelişme dönemi, Cumhuriyet’ten önce Osmanlı döneminde II. Mahmut ile başlamıştır. Bu dönüm noktasından önce, bugünkü anlamda olmasa bile, devletin ve mahallelilerin oluşturdukları belli imar kuralları dizisi geçerli olmuştur… Bizans döneminden kalma anayollar muhafaza edilmiş; buna bağlı olarak açılan yollarla mahalleler birbirine bağlanmış; giderek sokaklar çıkmaz sokaklara dönüşerek bir ulaşım ağı sistemi kurulmuş; yol ve sokaklardan girişi olan arsalar devletten ya da vakıflardan kiralanarak üzerine evler yapılmıştır.” (Eruzun, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 4, S 162) 
Halil İnalcık konuyla ilgili araştırmasında “1559 tarihli bir belgede, ikiden fazla kat ve çıkmanın yasak olduğu anlaşılır.” demektedir. Yine aynı dönem için Avrupalı bir seyyah olan Hans Dernschwan hatıralarında şöyle yazmaktadır. “Türkler ne yeni ev inşa ediyor, ne de sağlam eski evlere iyi bakıyor. Sur içi kentteki neredeyse bütün evler kötü malzemeden yapılmış tek katlı evlerdir.” 
“18. yüzyılda bu kadar çok yapının inşa edilebilmesi ve büyük konut mimarlığının gelişmesine karşın, Marmara Denizi’nden bakıldığında İstanbul hala surlarla çevrili bir kent imgesi taşıyordu. Surlar zaman zaman onarılıyordu. Kubbeli camilerle, yerleşim alanlarının homojen, yatay gelişmesi arasındaki geleneksel ikilem kent siluetinde hala geçerliliğini koruyordu.” (Kuban, İstanbul, S 327) 
19. yüzyılda II. Mahmut tahta çıkması ile başlayan Batılaşma sürecinde Başkent İstanbul yeni oluşan ihtiyaçlara geleneksel yapısı ile cevap veremezdi. Kentin tamamının yeniden planlanması gereği ortaya çıktı. Bu amaçla Prusyalı şehir plancı Helmuth von Moltke İstanbul’a çağrılmış, 1837 tarihli imar planı yaptırılmıştır. 
“Moltke sur içinde Kadırga ile Yedikule arasında, Marmara’ya paralel bir çevre yolu önermişti… Ayrıca sokak genişlikleri 10, 12, 15, 20 zira olmalıydı… Yangın sonucu oluşan arsa ya da açık alanlara, kagir yapılar en fazla 30 zira, ahşap yapılarda 22 zira yükseklik belirlenmiştir… Kentin 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında yapılan haritalarında eski sokak düzeninin yer yer ızgara planlı lekelerle kesildiği görülür. Bu lekelere kentin özellikle yanan alanlarında rastlanır. Moderleşme çabaları bu alanlarda yoğunlaştırılıp, kısmen de gerçekleştirilmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 351-352) (10 Zira = 7,5 Metre) 
Moltke planındaki sahil yolu 1950’lere kadar yapılamamış, ancak Samatya’daki bazı yollar genişletilmiştir. Samatya genelinde bir iki katlı olan yapılar yerine, yapılacak olan binalar için kat yükseklikleri 6-7 kata kadar izin verilmiştir. Moltke’nin planının Samatya’ya olan diğer bir etkisi de yangına mahruz kalan ve yeni kurulacak olan mahallelerde ızgara (grid) sistemin uygulanmasıdır. Samatya’nın batı kısmındaki uygulamayı haritalardan algılamak mümkündür. (Bkz. haritalar) 
“Bir Ermeni mahallesi olan Samatya yangın yeri, Ayvansaray’ daki ve kentin diğer yerlerindeki kadar yoğun bir yerleşme alanı değildi. Yarımada’nın Teodosios Surları’na yakın olan güneybatı bölgesinin özelliği nispeten tenha oluşuydu. ITK Samatya’da yangın öncesi dokudan farklı, çok daha düzenli ve toplu bir yerleşim yarattı. Ancak Ayvansaray’da da görüldüğü gibi, bu mahalle ile kentin diğer bölgeleri arasında bağlantı kurulmamıştı. Samatya’nın düz, yeni sokakları çevresindeki yollara gelişigüzel biçimde bağlanmıştı. Gene de ortaya çıkan sonuç kent planlamasında bir modernleşme örneği olarak değerlendirilmişti.” (Armağan, Bir Zamanlar İstanbul, S 55) 
“19. yüzyıl Hıristiyanlar ile Yahudilerin oturdukları Taksim, Tarlabaşı gibi daha eski mahallerde, eski kentte Samatya ve Kumkapı, Balat, Cibali, Hasköy ve Fener’de artık geleneksel bir mimari söz konusu değildi. Buradaki yapıların Avrupalı kökenleri belirgindir. Gayrimüslimlerin oturduğu (Bkz. Resim) mahallelerde kagir yapı ve yeni üsluplar yavaş yavaş gelenekselin yerine geçmiştir. Gerçi ahşap mimarinin henüz ağırlıkta olduğu söylenebilir. Yeni modalar etkili olmakta birlikte taş yapılara karşı belli bir direnç söz konusuydu. Özel evlerde ahşap hala en sevilen malzemeydi. Ahşap inşaat işçiliği hala canlıydı ve ahşap tuğladan ucuzdu; ayrıca inşaatın hızlı yürüyebilmesi de yeğlenen bir özelliğiydi. Ahşaba karşı duyulan bu sempati ilginç bir kültürel duygudur. Cumhuriyet döneminde yıkıma terk edilen, Türklerin ahşap evleriydi. Üst sınıfın Batılılaşmış yapıları ile azınlıkların kagir olduğu için bir ölçüde yıkımdan kurtulmuştur.” (Kuban, İstanbul, S 368) 
Samatya tarihi boyunca ulaşım açısından büyük sorunlar yaşamıştır. Eğimli topoğrafyasının getirdiği zorluklar dışında, Samatya’nın kentin kenarında kalmış olmasın da rolü vardır. Samatya o bölgede yaşayanlar dışındaki insanlar tarafından kentin başka noktalarına gitmek için çok az kullanılan bir bölgedir. Bu da kentin içe kapalı olarak kalmasına sebep olmuştur. 
“Samatya - Langa arasındaki kıyıya yakın bölgede 20. yüzyıla kadar büyük bostanlar vardı; aralarında yer yer balıkçı barınakları bulunuyordu. Burada zaten pek yoğun olmayan yolcu taşımacılığı için sadece Davutpaşa ve Yenikapı önünde iskeler yapılmıştı… Sirkeci ve Galata’daki liman tesislerinin taşınacağı muhtemel yerler olarak, Kumkapı ile Yedikule arasındaki alanlar ve Küçükçekmece ele alındı. Ancak yeterli finansman olmadığı için gerçekleşemedi.” (Armağan, İstanbul’un Limanları, S 145-161) 
Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’un Avrupa’ya olan ulaşım bağlantısını güçlendirmek için Rumeli Demiryolu projesini yapması için, hakkında bir çok yolsuzluk dedikodusu çıkan Baron Hirsch’e imtiyaz verdi. İlk etapta sur dışında Yedikule’ye kadar gelen demiryolu hattı daha sonra Sirkeci Garı’na kadar uzatıldı. Demiryolu hattı uzatılırken surların bir kısmı yıkıldı ve kıyı semtleri ile deniz bütünlüğü demiryolu ile bir kez daha bölünmüş oldu. Yedikule’den sonra Samatya, Yenikapı, Kumkapı ve Cankurtaran İstasyonları yapıldı. Samatya bu sayade, sefer sayıları az da olsa demiryoluyla kent merkezine ve de yeni oluşan banliyölere bağlanmış oldu. Cumhuriyet’ten sonra 1937’de millileştirilen hatta, 1955’ten itibaren elektrikli trenler iştilmektedir. Sirkeci – Halkalı arasında 27 Km uzunluğundaki demiryolu üzerinde 18 adet istasyon bulunmaktadır. 
“Osmanlı sultanlarının ikametgahı ve en önemli anıtı olan Topkapı Sarayı’nın bir bölümü demiryollarına feda edilmişti. Osmanlı tarihinin en simgesel anıtının kısmen yok edilmesini kabul etmek, Sultan Abdülaziz için modernleşme gösterisiydi… Avrupa demiryolu sistemi ve Doğu Ekspresi (Orient Expres) 1871’ de İstanbul’a ulaştı. Demiryolu saray arazisinden geçiyor ve sarayı denizden ayırıyordu… Bazı köşkler Ahırkapı ve Sirkeci arasındaki surların bir bölümü, yolun geçebilmesi için kısmen yıkılmıştı. Sur içi kentte, en azından Marmara kıyıları ve Topkapı Sarayı çevresi, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bütünlüğünü korumuştu ama Abdülaziz, bakanlarının karşı çıkmasına rağmen, buraların da yıkılmasına izin vermiştir.” (Kuban, İstanbul, S 358-360) 
İstanbul’da, kent içi trafik sorununu çözmek için, benzer Avrupa kentlerindeki gibi, metro ve tramvay bağlarının kurulmasına başlandı. Metro hattı döşemenin maliyetinin yüksekliği nedeniyle, İstanbul genelinde Tramray hatları oluşturuldu. “İlk atlı tramvay işletmeciliği 1871 tarihinde Azapkapı Beşiktaş arasında kuruldu... Bu hattın yapımını takiben Aksaray – Yedikule, Aksaray – Topkapı, Aksaray – Eminönü hatları kuruldu.” (Gülersoy, Tramvay İstanbul’da, S 12-15) 
Aksaray - Yedikule hattı, bugünkü adı ile Org. Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesi’nden geçmekteydi ve bir durağı da Samatya Durağı’ydı. 1914 yılından itibaren elektrik enerjisi ile çalışan tramvay hattı 1961 kaldırıldı. Yerine ikame olarak düşünülen troleybüs hattı ise kurulmamış, Samatya düzenli çalışan bir ulaşım aracından yoksun bırakılmıştır. 
“Topkapı Sarayı’nın terk edilmesinden sonra, Bab-i Ali, Beyazit’taki Seraskerat ve Beyazit ile Eminönü arasındaki çarşı alanı, kentin toplumsal açıdan hareketli iş merkezi statüsünü korumakla birlikte, Aksaray’ın batısındaki mahalleler yavaş yavaş prestijlerini kaybediyorlardı. Öte yandan bu bölgeler eski dokularıyla kentin en yeşil bölgeleriydi.” (Kuban, İstanbul, S 367) 
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı İmparotoru girdiği savaşları sonucunda Balkanlar’da kaybettiği topraklarda yaşayan Türkler, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç edenlerin bir kısmının, Samatya ve çevresine yerleştirildikleri bilinmektedir. 1876 yılında yapılan nüfus sayımında İstanbul’da 104.856 (%10) Ermeni, 193.152 (%18) Rum, 762.902 (%65) Müslüman’ın yaşadığı tespit edilmiştir. Bu dönemde Samatya’da İstanbul’daki bu orandan daha fazla oranda Ermeni ve Rum yaşamaktaydı. 
Bu dönemin diğer önemli gelişmesi de Ermeni ayaklanmalarıdır. Ermeniler, Osmanlı İmparator’unda yaşayan, milliyetçilik akımlarından en son etkilen gayrimüslim ulustur. 1890 yılında Bab-ı Ali ayaklanması ile 1896 yılındaki kanlı Osmanlı Bankası Baskını olayları yaşanmıştır. “Bu hadiselerden bir müddet sonra, Hasköy ve Samatya’da Ermenilere karşı sert hareketlere girilişmiş, öldürme olayları meydana gelmiştir. Bunun üzerine hayli Ermeni İstanbul’u terk ederek yabancı ülkelere göç etmiştir.” (Pamukciyan, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 3, S 194) 
Samatya’da vuku bulan olayları önlemek için, Mimar Sinan yapısı olan Abdi Çelebi Cami’nin yanına, bugün yerinde Maliye Bakanlığı binasının olduğu parsel üzerine, bir karakol binası inşa edilmiştir. 
20. yüzyılın başında Cemil (Topuzlu) Paşa’nın Şehreminiliğ’e getirilmesi ile İstanbul’da imar hareketleri hızlandı. Cemil Paşa Samatya yakınlarında Cerrahpaşa Hastanesi’ni hizmete soktu. 1910 yılında İstanbul Şehremaniti tarafından, bugünkü giriş kapısı yanında bulunan Takiyeddin Paşa konağında (Bkz. Resim) açıldı. Yıllar içinde yapılan ilavelerle, bugün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olarak 2300 yataklı, tam teşekküllü modern bir üniversite hastanesi ve tıp merkezi olarak faaliyetini sürdürmektedir. 


Cumhuriyet İlan Ediliyor 

1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmesinin Samatya’daki durağan yaşamı etkilemediği söylenebilir. Bazı Rum kökenli vatandaşların Yunanistan’a gitmesinin dışında Osmanlı’nın son dönemindeki sakin yaşam 1940 yıllara kadar sürmüştür. 1942 yılında çıkarılan ve halk arasında Varlık Vergisi olarak bilinen yasa ile Samatya’da yaşayan Ermeni ve Rumlar’ın sayıları azaldı. 1950 yılından sonra izlenen imar hareketleri ve Anadolu’dan İstanbul’a göç furyanın başlaması ile Ermeni ve Rumlar, Samatya’da azınlık durumuna düşmüşlerdir. Buna bir de 6-7 Eylül 1955 tarihlerindeki Nümayiş hareketi eklenince, Ermeniler ve de özellikle Rumlar büyük ölçüde Samatya’dan ayrılmışlardır. 
İstanbul’un planlanması çalışmaları Cumhuriyet’in ilanı birlikte yeniden başladı. İlk olarak Alman Herman Elgötz tarafından planlama çalışması yapılmıştır. Elgötz, Marmara sahiline geniş bir yol önermiştir. Elgötz’un ardından bu kez Fransız şehir plancısı Henry Prost İstanbul’a davet edildi. Prost da Elgötz gibi bir Marmara sahil yolu planlamıştı. “Prost planının en önemli kararı, kuşkusuz, İstanbul’un siluetini koruyabilmek için getirmiş olduğu, denizden 40 metre yükseklikte ve daha yüksek alanlara 9,5 metreyi geçmeyen en çok 3 katlı binalar yapılabileceği ilkesidir.” (Eruzun, İstanbul Ansiklopesi Cilt 4, S 163) 
“İkinci koruma bölgesi sur içi kentti. Prost, burada yapı yüksekliğini sınırlamış ve kent siluetinin yataylığı günümüze değin bu sayede koruyabilmiştir. Prost, eski mahallelerin korunmasına fazla ilgi duymamış, fakat tarihsel siluetin bozulmaması için Marmara ve Haliç yamaçlarını konut alanı olarak belirlemiştir.” (Kuban, İstanbul, S 368) 

Menderes Dönemi 

1950 yılında yapılan seçimler sonucu 10 yıl sürecek olan Demokrat Parti iktidarı başladı. Başbakan Adnan Menderes, İstanbul’a özel bir önem vermiş, İstanbul yeniden imarı için büyük kaynaklar oluşturmuştur. İstanbul’un gelişimine yeni boyutlar kazandırmak amacıyla, o dönemin yöneticileri, Prost planının yeniden değerlendirilmesi için bir komisyon oluşturmuşlardır. Komisyon, Prost’un planını, kent topoğrafyasına uymadığı; ulaşım sorununu çözmediği; konut darboğazını aşamadığı; sosyoekonomik sorunlara çözüm getiremediği nedenleri ile sert biçimde eleştirmiştir. Bu dönemde, İstanbul’da geniş yollar, bulvarlar açılmış, yüksek ve niteliksiz yapılaşmaya izin verilmiş, Anadolu’dan gelen göç hareketinin yarattığı konut stoğu problemi gecekondulaşma ile aşılmaya çalışılmıştır. 
Bu imar hareketinden Samatya’da ziyadesiyle nasibini almıştır. 1950’lerde başlayan göç dalgası semtin fiziksel niteliklerini de değiştirmiş, giderek gelişen apartmanlaşma, kagir ya da ahşap iki – üç katlı evlerin yerini almaya başlamıştır. Bu süreç bugün de devam etmektedir. (Bkz. Resim) Ama yine de, arsa fiyatlarının, İstanbul’un başka semtlerine göre fazla artmaması, üç katlı eski kagir yapıların tamamen yok olmasını engellemiştir. 
Bu dönemdeki Samatya açısından ikinci önemli gelişme, Moltke’den itibaren bütün imar planlarında önerilen, Sirkeci - Florya arasına sahil yolu yapılmasıdır. (Kennedy Caddesi) Bazı noktalarda surlar yıkılarak, bazı noktalarda da denizin doldurulması ile yapılan sahil yolu, Samatya’yı surlar ve demir yolunden sonra üçüncü kez denizden ayırmıştır. Sahil yolu, 1980 yıllarda sonra deniz dolgusu yapılarak, Yenikapı – Ataköy arasında 4 şeritten, 6 şerite çıkarılmıştır. İstanbul’a yeni yeşil alanlar kazandırmak için deniz bir kez daha doldurulmuş Samatya biraz daha denizden uzaklaşmıştır. 
“Karaköy’den Dolmabahçe’ye, Haliç’teki iki köprü arasına, Beşiktaş’tan Zincirlikuyu’ya, Marmara kıyısından Sirkeci’den Florya’ya büyük bulvarlar açıldı. Açılan yollarla birlikte tramvay kaldırıldı, yerine elektrikli troleybüs konuldu… Elgötz’ün önerileri izleyen Menderes, Sirkeci ile Bakırköy arasında da yeni bir sahil yolu açtı… Denizin bir bölümü doldurulmuş, eski deniz surlarının bir bölümü de yıktırılmıştır. Demiryolu inşaatı için Topkapı Sarayı’nın bir bölümü gözden çıkaran Abdülaziz gibi, Menderes de surların bir bölümünü yeni otoyollar için feda etmeye hazırdı.” (Kuban, İstanbul, S 393 – 396) 
İstanbul’daki Sosyal Sigortalılar’ın bir bölümünün sağlık ihtiyacını karşılamak amacıyla 1960 yılında S.S.K. Samatya Hastanesi hizmete girdi. Hastanenin yapıldığı alanda bağ, bahçe ve bostanlardan başka Mirza Baba Tekkesi ile Beyazit-i Cedid Camii bulunmaktaydı. Bu tarihi eserler büyük oranda yıkılarak başka yerlere taşındılar. Yeni hastanenin yanında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin de büyümesi, Haseki Hastanesi’nin yapılması ile Samatya ve çevresi bir sağlık merkezi haline dönüşmüştür. Hastanelerin çevresinde sağlık sektörüne yardımcı sektörler örneğin eczaneler, poliklinikler yer almaya başlamıştır. Aynı zamanda sağlık sektörü çalışanları da Samatya ve çevre semtlerde ikamet etmekteye başlamışlardır. Bu yeni ortaya çıkan yeni fonksiyon, semtteki Samatya Sakinleri dışındaki populasyonu arttırmıştır. “Cerrahpaşa ve Çapa’daki büyük sağlık komplekslerini, izleyen yıllarda Kocamustafapaşa, Cerrahpaşa, Haseki ve Çapa bölgesini tümüyle yok etmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 396) 

Bugünkü Samatya 

Samatya bölgesi, Bizans ve Osmanlı dönemlerindeki gibi, Cumhuriyet döneminde de şehrin yoksul orta halli kesiminin ikamet ettiği bir semt hüviyetini korumaktadır. Semtin halkı işçi ve küçük esnaftır. Çeşitli dükkanlar ve küçük atölyeler semtin her yerine dağılmıştır. Bu atöylelerden bazıları belki de en eski Bizans yapılarının kalıntılarının üzerinde faaliyetlerini sürdürmektedir. 
Bugün bakımsız ama apartmanlaşma ile ortadan kalkmamış, 2-3 katlı kagir ve yer yer ahşap binarıyla, dar ve yer yer bir yangın sonrasının imarı sırasında oluşmuş, ızgara (grid) planlı sokaklarıyla; sayıları azalmış olmakla birlikte eski Rum Meyhaneleri geleneğinin sürdürücü durumundaki yoksul meyhaneleriyle, İstanbul’un özelliklerini önemli ölçüde taşıyan bir semti olmayı sürdürmektedir. (Bkz. Resim) 
Bölgede geleneksel dokuya uygun konut alanlarını sıhhileştirilerek, Kentsel Tasarım Projelerini ele alınmalıdır. Mevcut yapı stoğu tespit edilmeli, yeni yapılacak binalar geleneksel dokuya uygun şekilde projelendirilmelidir. Böylece buradaki niteliksiz gibi görünen binalar değer kazanacak ve çevredeki anıtsal nitelikli yapılarla da bütünlük sağlanmış olacaktır. Ayrıca Prost’un üzerinde önemle durduğu İstanbul Siuleti’nin korunması açısından, Samatya’nın Marmara Sahili’ne verdiği siluete özen gösterilmelidir.. 
Samatya’da bugün sayıları az da olsa bir Ermeni Cemaati yaşamaktadır. Surp Kevork Kilisesi etrafında yoğunlaşan Ermeniler, kurdukları kültür kurumları ve okulları ile hala gelenekleri sürdürmebilmetedirler. Ermeni Cemaati’nin halen geleneklerini sürdürmesi, İstanbul’un yüzyılllara dayanan çok kültürlü olan sosyal yapısına renk katmaktadır. Ermeni ve Rum Cemaatleri’nin sahip oldukları dini yapılar korunarak, İstanbul’daki inanç turizmine katkı sağlanabilir. 
Samatya’nın ulaşım sorununu çözmek için vapur ve deniz otobüslerinin yanaşabileceği bir Samatya İskelesi’nin yapılması düşünülmelidir. Buradan kentin diğer bölgelerine deniz yoluyla ulaşım sağlanabilir. Aynı zamanda şu an için pek verim çalışmayan banliyo hattı da rehabilite edilmelidir. Tren seferleri daha hızlı, daha sık aralıklı ve daha konforlu olarak düzenlenmelidir. İstanbul’un iki yakasını üçüncü kez birleştirecek olan tüp geçit projesinde, Samatya’da bir istasyon planlanmaktadır. Proje gerçekleştiği takdirde, Samatya’nın İstanbul en kolay ulaşıbilen semtlerinden biri olacağı gözükmektedir. Bu da Samatya’daki arsa fiyatlarının artmasına sebep olacaktır. Arsa fiyatların artması, semt genelinde geleneksel yapısına karşı, yüksek yapılaşma sürecini başlatabilir. Bu da kentin geleneksel dokusunun yok olmasına neden olacaktır. 
Samatya’nın dar sokakları ve bu sokakların açıldığı küçük meydanlar, Kentsel Tasarım Projeleri ile yeniden düzenlebilir. Bu projeler ile bölge halkının yararlanabileceği ortak kullanım alanları, yeşil sahalar yaratılabilir . Ayrıca bu mekanlar Yedikule - Samatya sahil yolu (Bkz. Resim) boyunca yapılmış olan sahil düzenlemesi ile de bütünleştirile-bilir. Bugün Yenikapı -Yedikule arasındaki yerleşim alanlarından, sahil tarafına, sadece iki noktadan geçilebilmektedir. Yayaların ve araçların sahil yoluna inmelerini kolaylaştıracak düzenlemeler düşünülmelidir. Bu yeni düzenlemeler beraberinde yeni ve geleneksel ticareti de getirerek yörenin canlandırılmasına da olanak sağlayacaktır. Yeni projeler ile sahil yolunu yayaların kolay aşması ile deniz bağlantısı da geliştirilebilecektir. 
Sonuç olarak ikibin yılı aşan tarihi ile Samatya, geleneksel fiziki dokusunu nispeten korumasıyla, halen bir Ermeni Cemaati’ni bünyesinde barındırmasıyla, Rum Meyhanesi geleneğini sürdürmesi gibi özellikleri ile İstanbul’un korunması gereken birkaç önemli bölgesinden biridir. Bölge ve yapı ölçeğindeki yapılacak uygulamalar için, günümüz gereksinmelerini ve teknolojisi asla gözardı etmeyen ancak, Samatya’nın geleneksel yapısını göz önünde tutan, uymlu projeler geliştirilmelidir. 


Kaynakça 

ARIKAN, İsmail -Mahallemizdeki Ermeniler, İletişim Yayınları, 
İstanbul, 2001 
ARMAĞAN, Mustafa -Bir Zamanlar İstanbul, Büyükşehir Yayınları, 
İstanbul, 1996 
-İstanbul’un Limanları, Büyükşehir Yayınları, 
İstanbul, 1995 
BERGER, Albrect -“Dalmatou Manantırı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Gastria Manastırı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 3, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Helenianai Sarayı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Rabdos Mahallesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 6, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ÇOBANOĞLU, Ahmet Vefa -“Kasap İlyas Camii”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ERDOĞAN, Esra -“Mihrişah Hatun Cami”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 5, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ERUZUN, Cengiz -“İmar Planları”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
EYİCE, Semavi -“Ağa Hamamı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
GÜLERSOY, Çelik -Tramvay İstanbul’da, 
İstanbul, 1989 
İSTANBUL -İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 1-2-3-4-5-6 
Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
KARACA, Zafer -“Hristos Analipsis Kilisesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Minas Kilisesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Konstantinos Eleni Kilisesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Nikolaos Kilisesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-İstanbul’da Osmanlı Dönemi Rum Kilisesi, İstanbul, 1990 
KUBAN, Doğan -İstanbul, Bir Kent Tarihi, Tarih Vakfı 
İstanbul, 1996 
NAZA, Emine -“Abdi Çelebi Camii”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Arap Kapısı Mescidi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Beyazid-i Cedid Mescidi”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ONUR, Ahmet -Türkiye Demiryolları Tarihi, İletişim Yayınları 
İstanbul, 1953 
ORTAYLI, İlber -İstanbul’dan Sayfalar, Hil Yayınları, 
İstanbul, 1986 

PAMUKCİYAN, Kevork -“Ermeniler”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 3, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
TANMAN, A. Baha -“Sancaktar Hayrettin Cami”, İstanbul , 
Ansiklopedisi, Cilt 6, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
YILDIRIM, Nuray -“Cerrahpaşa Tıp Fakültesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder