Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

13 Temmuz 2012 Cuma

İSTANBUL'UN BİR SEMTİ SAMATYA



Samatya, İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı, Tarihi Yarımada’nın güneybatısında yer alan bir semtin adıdır. Güneyinde Marmara Denizi, kuzeyinde Kocamustafapaşa ve Cerrahpaşa, batısında Yedikule ve Narlıkapı, doğusunda ise Langa ve Yenikapı semtleri yer almaktadır. (Bkz. Harita) Marmara kıyılarından başlayarak, Tarihi Yarımada’nın yedinci ve son tepesi olarak kabul edilen Altınmermer’e doğru yükselen, bir topoğrafik yapı göstermektedir. İkibin yıla yaklaşan tarihi boyunca Samatya, coğrafyasının da etkisiyle tarihi ve sosyal dokusunu yakın zamana kadar koruyabilmiş İstanbul’un ender semtlerden biridir. 
Doğan Kuban, 1968 Nazım İmar Planı için şöyle demekte: “O yıllarda İstanbul’da hala tarihsel dokusunu koruyan alanlar bulunuyordu. Sur içi kentte Aksaray’ın batısındaki Kocamustafapaşa, Davutpaşa, Cerrahpaşa, Haseki, Marmara kıyılarındaki neredeyse bütün mahalleler… eski dokularını ve evlerini koruyorlardı.” (Kuban, İstanbul, S 405) 
Samatya, her ne kadar 1950’den sonra İstanbul’daki imar hareketlerinden etkilenmiş olsa da geleneksel sokak yapısını ve evlerini nispeten korumuştur. Bu dünya mirasının gelecek nesillere de ulaşabilmesi için, geçmişin iyi analiz edilip, buna uygun yeni imar planlamaları yapılması gereklidir. 

Psamathion Balıkçı Köyü 

Samatya adının kaynağı, Bizans dönemindeki Psamathion’dur. Psamthos Rumca’da kum anlamına gelmektedir. Bölgenin kumluk bir yöre olması ve sahilden kum çıkarılması nedeniyle bu adı almış olması muhtemeldir. Megaraların kumandanı efsanevi Bizas, bugün Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yerde kendi şehri Bizanstion’u kurarken Samatya’nın yerinde, bir köy bulunuyordu. Köyde balıkçılığın yanı sıra, tarım da yapıldığı tahmin edilmektedir. 
“Samatya, Bizans döneminde şehrin görece az iskan edilmiş bir bölgesiydi ve burada bazı kiliseler ve manastırlar bulunuyordu. Bizantion’un tarihi Rabdos Mahallesi’nin de Samatya’nın deniz tarafında olduğu sanılmaktadır.” (İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 6, S 430-31) 



Samatya’da, İstanbul surlarının dahil olmadan önce kentte kurulan ilk manastır olan (382) Dalmatou ile, Gastria manastırlarının ve bunların kiliselerinin yapıldığını bilinmektedir. Bu manastırlar ve kiliseler sayesinde Samatya, dini bir merkez haline dönüşmüş, Hristiyan hacılar Kudüs’e giderlerken buralarda konaklamışlardır. Gene bu dönemde yapılmış diğer önemli bir yapıda I.Contantinus’un annesi Helena için yaptırdığı, Helenianai sarayıdır. Ancak o dönemden günümüze ulaşabilen tek eser, fetihten sonra İmrahor Camii’ne çevirilen, İstanbul’un ayakta kalabilen en eski kilisesi olan, İoannes Prodromos Kilisesi’dir. “Bu kilise içerden yarım daire, dışardan çokgen olan büyük apsisi, çok geniş ana nefi ve ana neften anıtsal kolonadlarla ayrılan dar nefleriyle erken bazilikal planın en karakteristik örneklerinden biridir…Kiliseye bağlı plan Studios Manastırı, özellikle İkonolazma döneminden sonra barındırdığı 700 ya da 1000 keşişle kentin en büyük manastırlarından ve en önemli eğitim kurumlarından biriydi.” (Kuban, İstanbul, S 90-91) 



Surlar Samatya’ya Geliyor 

Konstantinopolis’in nüfusun artması ile kentin beslenme ve savunma ihtiyacı artmış; kent batıya doğru büyümeye başlamıştır. I. Teodosios (374) döneminde başlayan, II. Teodosios (422) döneminde tamamlanan, Yedikule’den Ayvansaray’a kadar uzanan güçlü kara surları yapıldı. Haliç’te ve Marmara kıyılarındaki mevcut surlar Ayvansaray ve Yedikule’ye doğru uzatıldı. Bunun sonucunda Samatya surların içinde kalmış oldu. Surlar, Samatya ile Marmara Denizi arasına çekilen ilk engeldi. Samatya’daki insanlar denize ulaşabilmek için artık sur kapıları kullanmak zorunda kalıyorlardı. Nüfus yoğunluğunun da düşük olmasının etkisiyle balıkçı barınaklarının dışında bir liman oluşmamıştır. Denizcilerin uğrak yerleri olan Rum Meyhaneleri de bu dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır. 
“IV. Yüzyıl surlarındaki son kapı olan St Emilianus (Davutpaşa) Kapısı’dır. Bu noktadan sonra başlayan Teodosios Surları’ndaki öbür üç kapı, kent tarihinde belirli bir öneme sahiptir. Psamathion Kapısı, Constansinus Surları dışında en eski yerleşmelere bağlıdır. Bizans dönemine ait adı bilinmeyen ikinci kapı Narlı Kapı’dır ve Ayios İoannes Prodromos Kilisesi’ne açılır.” (Kuban, İstanbul, S 63-64) 
İstanbul’un fethine kadar Samatya, düşük yoğunluklu konut alanı olmanın yanında önemli dini mimari yapılarını barındırma özelliğini sürdürmüş, sur içine girmesi semti İstanbul’un Hinterland’ı olmaktan çıkarmamıştır. Dönemin önemli tipik yapı türü olan merkez planlı mausoleion ve martirionla tek örnek yine Samatya’da Heleniania mahallesindeki Karpos ve Papilos Martirion Manastırları’dır. 
“Dinsel yapılar bazen imparatorlar için bir tür dindarlık gösterisi olabiliyordu. Bunun ilginç örneği Psamathion’daki 1031 tarihli peripleptos Kilisesi ile bitişiğindeki manastırdı. (Sulu Manastırı) Aşırılıktan hoşlanan III. Romanas (1028-1034), Orta Bizans dönemi kilise mimarlığının en büyük imar etkinliği olan Peripleptos Kilisesi’ni inşa ederek İustinianos’u aşmak istemişti. Bugün bu Bizans kilisesinin temelleri aynı bölgesinde Ermeni Surp Kevork Kilisesi’nin bulunduğu yerdedir. İstanbul’daki Ermeniler’e katedral kilise 1608 yılında verilmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 141) 

Ve Türkler Surları Aşıyor… 

II. Mehmet, 1453 yılında Konstantinopolis’in yorgun surlarını aşmakla, sadece İstanbul fethetmiyor, Bizans’ı tarih sahnesinden kaldırarak, bir dönemi kapatıyordu yeni bir devri başlatıyordu. Samatya, İstanbul’un fethinden sonra, uzun yıllar boyunca bir hıristiyan (Rum, Ortodoks ve Ermeni) semti kimliğini korumuştur. Bunda II. Mehmet’in İstanbul’u iskan politikasının da etkisi vardı. Semte, Müslüman Türklerin yanında, önemli sayıda Ermeni’nin bu dönemde yerleştirildiğini bilinmektedir. 

Ermeniler Geliyor 

Bizans döneminde İstanbul’da bir Ermeni nüfusu bulunmaktaydı. Ermeniler, genellikle ordu mensubu, tacir, mimar ve eğitimci olarak çalışmışlardır. 572 yılında şehirde ilk Ermeni cemaati teşekkül etmiştir. Paskalya yortusunu Rumlar’dan bir hafta sonra kutlamaları Rumlar ile aralarında bir itilafa sebebiyet vermiş ve Rum Patrikhane’si Ermenilere kendi yortularını ve ayinlerini zorla kabul ettirilmiştir. 
Fatih, Bursa Ermenileri’nin dini lideri Episkopos Hovagrin’i yeni başkentine getirterek, Samatya’ya yerleştirmiş ve kendisine Rum Ortodoks Patriği’ne verilen tüm hakları vermiş, Rum ve Ermeni cemaatları arasında bir denge politikası izlemiştir. Patrikhane, 1640’da Kumkapı’ya taşınana dek, bugün Surp Kevork Kilisesi’nin olduğu yerde bulunmuştur. Şehrin onarımı için Anadolu’nun muhtelif yörelerinden getirilen Ermeniler, başta Samatya olmak üzere Kumkapı ve Yenikapı civarına yerleştirilmiştir. 
Ermeniler, İstanbul’da Patrikliğ’in kurulmasından sonra, 55 kilise yapmışlar, bunlardan 33 tanesi günümüze ulaşmıştır. Bunlardan Surp Kevork, Surp Hagop Kılkhatir, Surp Hovhannes Avedaraniç, Surp Pırgiç, Anarad Hığıtyun Kiliseleri Samatya ve çevresinde günümüzde ibadette açık olanlardır. Ermeniler, daha çok ticaretle ve küçük el sanatları ile uğraşmışlar, aynı zamanda inşaat işlerinde uzmanlaşmışlardır. 
Açtıkları okulları sayesinde eğitim düzeyleri artan Ermeniler, Osmanlı toplumu içinde saygın bir konumdaydılar. Bir çok fikir ve devlet adamının (19. yüzyılda Dahiliye Nazırlığı’na bugünkü Dışişleri Bakanı kadar yüksekmiş Ermeniler vardır) yanı sıra sanatkarlar da yetiştirmişlerdir. Tatyos Efendi, Kemani Serkis Bey gibi, Klasik Türk Musikisi’ne besteler kazandırmış önemli Ermeni sanatkarlardır. 
Samatya’da Ermeniler’in yanı sıra Bizans döneminden beri Rumlar yaşamaktaydı. Semtte, Rumlara ait de bir çok kilise bulunmaktadır. Nikolaos (Ayios), Minas (Ayios), Hristos Analipsis Kiliseleri dikkat çeken dini yapılardır. “Hristos Analipsis Kilisesi İstanbul ve Galata bölgesinde işlevini sürdüren kiliselerden, Hz. İsa’ya ithaf edilmiş olan tek yapıdır. En son 1830-1834 yıllarında onarım görmüştür.” (Karaca, İstanbul Ansiklodesi Cilt 4, S 92) 
Rumlar ticaretle uğraşmakla birlikte Samatya kapısının yakınındaki meyhaneleri de işletiyorlardı. Bu meyhaneler, Samatya’yı İstanbul’un eğlence mekanlarından birisi yapmıştı. 
Samatya’nın nüfus bileşimindeki değişim sadece Ermenilerin bu semte yerleştirilmesi ile sınırlı kalmamıştır. Fethin hemen arkasından, Osmanlı idaresinin, diğer fetihlerinde de uyguladığı, tekke ve mescidler çevresinde bir Müslüman nüfusun iskan edilmesi politikasına, Samatya bölgesinde de başlanmıştır. Mirza Baba ve Sancaktar Hayrettin (Bkz. Resim) Tekkeleri gibi Bizans döneminden kalma dini yapılar üzerine yapılan tekke ve camilerin yanında, Davutpaşa, Cerrahpaşa ve Kocamustafapaşa Külliyeleri’nin çevresine yeni Müslüman mahalleleri kurulmuştur. “Adını Cerrahpaşa, Davutpaşa ve Kocamustapaşa Külliyeleri’nden alan mahaller, bir zamanların kentlileşmiş İstanbullular’ı için, apayrı birer tinsel dünyaydı.” (Kuban, İstanbul, S 250) 
Takip eden yıllarda sırasıyla, Beyazid-i Cedid Mescidi, Arap Kapısı Tekkesi, Abdi Çelebi Camii (1533), Mihrişah Hatun Camii (1540), Hekimoğlu Ali Paşa Külliyesi (1735) ve Kadem-i Şerif Tekkkesi (1785) önemli dini yapılar olarak dikkati çekmektedir. İçlerinden Abdi Çelebi Cami’nin Mimar Sinan tarafından yapıdığı bilinmektedir. ‘19 yüzyılda harap durumda olan Camii yeniden inşaa edilmiştir. Eklektik bir üslüpta yeni bir yapı ortaya çıkmıştır.’(Naza, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 1 S 12) Ayrıca Mimar Sinan Samatya’da 1547 yılında Ağa Hamamı’nı yapmıştır. “20 yüzyıl başına kadar kullanılmış olan hamamın yanına ve önüne binalar yapılmış, türünün en güzel örneklerinden biri olan hamam, bugün algılanamaz hale getirilmiştir.” (Eyice, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 1, S 32) 
“Marmara kıyılarındaki Müslüman semtlerde kent nüfusunun yalnızca %15’i oturuyordu. Buralarda daha çok Rumlar ve Ermeniler yaşamaktaydı. Büyük olasılıkla 15. yüzyılın sonunda, Mese üzerinde, Aksaray’dan Davutpaşa ve Kocamustafapaşa’ya kadar (Bizans döneminde Bovis Forumu’ndan Eksakion’a kadar) yeni mahalleler kurulmuştu. 1470 Muratpaşa 1485 Davutpaşa külliyeleri 15. yüzyıl sonlarında kentin bu bölümünün kazandığı önemi gösterir.” (Kuban, İstanbul, S 223) 

Planlanan İstanbul’da Samatya 

“İstanbul’un planlı gelişme dönemi, Cumhuriyet’ten önce Osmanlı döneminde II. Mahmut ile başlamıştır. Bu dönüm noktasından önce, bugünkü anlamda olmasa bile, devletin ve mahallelilerin oluşturdukları belli imar kuralları dizisi geçerli olmuştur… Bizans döneminden kalma anayollar muhafaza edilmiş; buna bağlı olarak açılan yollarla mahalleler birbirine bağlanmış; giderek sokaklar çıkmaz sokaklara dönüşerek bir ulaşım ağı sistemi kurulmuş; yol ve sokaklardan girişi olan arsalar devletten ya da vakıflardan kiralanarak üzerine evler yapılmıştır.” (Eruzun, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 4, S 162) 
Halil İnalcık konuyla ilgili araştırmasında “1559 tarihli bir belgede, ikiden fazla kat ve çıkmanın yasak olduğu anlaşılır.” demektedir. Yine aynı dönem için Avrupalı bir seyyah olan Hans Dernschwan hatıralarında şöyle yazmaktadır. “Türkler ne yeni ev inşa ediyor, ne de sağlam eski evlere iyi bakıyor. Sur içi kentteki neredeyse bütün evler kötü malzemeden yapılmış tek katlı evlerdir.” 
“18. yüzyılda bu kadar çok yapının inşa edilebilmesi ve büyük konut mimarlığının gelişmesine karşın, Marmara Denizi’nden bakıldığında İstanbul hala surlarla çevrili bir kent imgesi taşıyordu. Surlar zaman zaman onarılıyordu. Kubbeli camilerle, yerleşim alanlarının homojen, yatay gelişmesi arasındaki geleneksel ikilem kent siluetinde hala geçerliliğini koruyordu.” (Kuban, İstanbul, S 327) 
19. yüzyılda II. Mahmut tahta çıkması ile başlayan Batılaşma sürecinde Başkent İstanbul yeni oluşan ihtiyaçlara geleneksel yapısı ile cevap veremezdi. Kentin tamamının yeniden planlanması gereği ortaya çıktı. Bu amaçla Prusyalı şehir plancı Helmuth von Moltke İstanbul’a çağrılmış, 1837 tarihli imar planı yaptırılmıştır. 
“Moltke sur içinde Kadırga ile Yedikule arasında, Marmara’ya paralel bir çevre yolu önermişti… Ayrıca sokak genişlikleri 10, 12, 15, 20 zira olmalıydı… Yangın sonucu oluşan arsa ya da açık alanlara, kagir yapılar en fazla 30 zira, ahşap yapılarda 22 zira yükseklik belirlenmiştir… Kentin 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında yapılan haritalarında eski sokak düzeninin yer yer ızgara planlı lekelerle kesildiği görülür. Bu lekelere kentin özellikle yanan alanlarında rastlanır. Moderleşme çabaları bu alanlarda yoğunlaştırılıp, kısmen de gerçekleştirilmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 351-352) (10 Zira = 7,5 Metre) 
Moltke planındaki sahil yolu 1950’lere kadar yapılamamış, ancak Samatya’daki bazı yollar genişletilmiştir. Samatya genelinde bir iki katlı olan yapılar yerine, yapılacak olan binalar için kat yükseklikleri 6-7 kata kadar izin verilmiştir. Moltke’nin planının Samatya’ya olan diğer bir etkisi de yangına mahruz kalan ve yeni kurulacak olan mahallelerde ızgara (grid) sistemin uygulanmasıdır. Samatya’nın batı kısmındaki uygulamayı haritalardan algılamak mümkündür. (Bkz. haritalar) 
“Bir Ermeni mahallesi olan Samatya yangın yeri, Ayvansaray’ daki ve kentin diğer yerlerindeki kadar yoğun bir yerleşme alanı değildi. Yarımada’nın Teodosios Surları’na yakın olan güneybatı bölgesinin özelliği nispeten tenha oluşuydu. ITK Samatya’da yangın öncesi dokudan farklı, çok daha düzenli ve toplu bir yerleşim yarattı. Ancak Ayvansaray’da da görüldüğü gibi, bu mahalle ile kentin diğer bölgeleri arasında bağlantı kurulmamıştı. Samatya’nın düz, yeni sokakları çevresindeki yollara gelişigüzel biçimde bağlanmıştı. Gene de ortaya çıkan sonuç kent planlamasında bir modernleşme örneği olarak değerlendirilmişti.” (Armağan, Bir Zamanlar İstanbul, S 55) 
“19. yüzyıl Hıristiyanlar ile Yahudilerin oturdukları Taksim, Tarlabaşı gibi daha eski mahallerde, eski kentte Samatya ve Kumkapı, Balat, Cibali, Hasköy ve Fener’de artık geleneksel bir mimari söz konusu değildi. Buradaki yapıların Avrupalı kökenleri belirgindir. Gayrimüslimlerin oturduğu (Bkz. Resim) mahallelerde kagir yapı ve yeni üsluplar yavaş yavaş gelenekselin yerine geçmiştir. Gerçi ahşap mimarinin henüz ağırlıkta olduğu söylenebilir. Yeni modalar etkili olmakta birlikte taş yapılara karşı belli bir direnç söz konusuydu. Özel evlerde ahşap hala en sevilen malzemeydi. Ahşap inşaat işçiliği hala canlıydı ve ahşap tuğladan ucuzdu; ayrıca inşaatın hızlı yürüyebilmesi de yeğlenen bir özelliğiydi. Ahşaba karşı duyulan bu sempati ilginç bir kültürel duygudur. Cumhuriyet döneminde yıkıma terk edilen, Türklerin ahşap evleriydi. Üst sınıfın Batılılaşmış yapıları ile azınlıkların kagir olduğu için bir ölçüde yıkımdan kurtulmuştur.” (Kuban, İstanbul, S 368) 
Samatya tarihi boyunca ulaşım açısından büyük sorunlar yaşamıştır. Eğimli topoğrafyasının getirdiği zorluklar dışında, Samatya’nın kentin kenarında kalmış olmasın da rolü vardır. Samatya o bölgede yaşayanlar dışındaki insanlar tarafından kentin başka noktalarına gitmek için çok az kullanılan bir bölgedir. Bu da kentin içe kapalı olarak kalmasına sebep olmuştur. 
“Samatya - Langa arasındaki kıyıya yakın bölgede 20. yüzyıla kadar büyük bostanlar vardı; aralarında yer yer balıkçı barınakları bulunuyordu. Burada zaten pek yoğun olmayan yolcu taşımacılığı için sadece Davutpaşa ve Yenikapı önünde iskeler yapılmıştı… Sirkeci ve Galata’daki liman tesislerinin taşınacağı muhtemel yerler olarak, Kumkapı ile Yedikule arasındaki alanlar ve Küçükçekmece ele alındı. Ancak yeterli finansman olmadığı için gerçekleşemedi.” (Armağan, İstanbul’un Limanları, S 145-161) 
Osmanlı İmparatorluğu İstanbul’un Avrupa’ya olan ulaşım bağlantısını güçlendirmek için Rumeli Demiryolu projesini yapması için, hakkında bir çok yolsuzluk dedikodusu çıkan Baron Hirsch’e imtiyaz verdi. İlk etapta sur dışında Yedikule’ye kadar gelen demiryolu hattı daha sonra Sirkeci Garı’na kadar uzatıldı. Demiryolu hattı uzatılırken surların bir kısmı yıkıldı ve kıyı semtleri ile deniz bütünlüğü demiryolu ile bir kez daha bölünmüş oldu. Yedikule’den sonra Samatya, Yenikapı, Kumkapı ve Cankurtaran İstasyonları yapıldı. Samatya bu sayade, sefer sayıları az da olsa demiryoluyla kent merkezine ve de yeni oluşan banliyölere bağlanmış oldu. Cumhuriyet’ten sonra 1937’de millileştirilen hatta, 1955’ten itibaren elektrikli trenler iştilmektedir. Sirkeci – Halkalı arasında 27 Km uzunluğundaki demiryolu üzerinde 18 adet istasyon bulunmaktadır. 
“Osmanlı sultanlarının ikametgahı ve en önemli anıtı olan Topkapı Sarayı’nın bir bölümü demiryollarına feda edilmişti. Osmanlı tarihinin en simgesel anıtının kısmen yok edilmesini kabul etmek, Sultan Abdülaziz için modernleşme gösterisiydi… Avrupa demiryolu sistemi ve Doğu Ekspresi (Orient Expres) 1871’ de İstanbul’a ulaştı. Demiryolu saray arazisinden geçiyor ve sarayı denizden ayırıyordu… Bazı köşkler Ahırkapı ve Sirkeci arasındaki surların bir bölümü, yolun geçebilmesi için kısmen yıkılmıştı. Sur içi kentte, en azından Marmara kıyıları ve Topkapı Sarayı çevresi, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bütünlüğünü korumuştu ama Abdülaziz, bakanlarının karşı çıkmasına rağmen, buraların da yıkılmasına izin vermiştir.” (Kuban, İstanbul, S 358-360) 
İstanbul’da, kent içi trafik sorununu çözmek için, benzer Avrupa kentlerindeki gibi, metro ve tramvay bağlarının kurulmasına başlandı. Metro hattı döşemenin maliyetinin yüksekliği nedeniyle, İstanbul genelinde Tramray hatları oluşturuldu. “İlk atlı tramvay işletmeciliği 1871 tarihinde Azapkapı Beşiktaş arasında kuruldu... Bu hattın yapımını takiben Aksaray – Yedikule, Aksaray – Topkapı, Aksaray – Eminönü hatları kuruldu.” (Gülersoy, Tramvay İstanbul’da, S 12-15) 
Aksaray - Yedikule hattı, bugünkü adı ile Org. Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesi’nden geçmekteydi ve bir durağı da Samatya Durağı’ydı. 1914 yılından itibaren elektrik enerjisi ile çalışan tramvay hattı 1961 kaldırıldı. Yerine ikame olarak düşünülen troleybüs hattı ise kurulmamış, Samatya düzenli çalışan bir ulaşım aracından yoksun bırakılmıştır. 
“Topkapı Sarayı’nın terk edilmesinden sonra, Bab-i Ali, Beyazit’taki Seraskerat ve Beyazit ile Eminönü arasındaki çarşı alanı, kentin toplumsal açıdan hareketli iş merkezi statüsünü korumakla birlikte, Aksaray’ın batısındaki mahalleler yavaş yavaş prestijlerini kaybediyorlardı. Öte yandan bu bölgeler eski dokularıyla kentin en yeşil bölgeleriydi.” (Kuban, İstanbul, S 367) 
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Osmanlı İmparotoru girdiği savaşları sonucunda Balkanlar’da kaybettiği topraklarda yaşayan Türkler, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Göç edenlerin bir kısmının, Samatya ve çevresine yerleştirildikleri bilinmektedir. 1876 yılında yapılan nüfus sayımında İstanbul’da 104.856 (%10) Ermeni, 193.152 (%18) Rum, 762.902 (%65) Müslüman’ın yaşadığı tespit edilmiştir. Bu dönemde Samatya’da İstanbul’daki bu orandan daha fazla oranda Ermeni ve Rum yaşamaktaydı. 
Bu dönemin diğer önemli gelişmesi de Ermeni ayaklanmalarıdır. Ermeniler, Osmanlı İmparator’unda yaşayan, milliyetçilik akımlarından en son etkilen gayrimüslim ulustur. 1890 yılında Bab-ı Ali ayaklanması ile 1896 yılındaki kanlı Osmanlı Bankası Baskını olayları yaşanmıştır. “Bu hadiselerden bir müddet sonra, Hasköy ve Samatya’da Ermenilere karşı sert hareketlere girilişmiş, öldürme olayları meydana gelmiştir. Bunun üzerine hayli Ermeni İstanbul’u terk ederek yabancı ülkelere göç etmiştir.” (Pamukciyan, İstanbul Ansiklopedisi Cilt 3, S 194) 
Samatya’da vuku bulan olayları önlemek için, Mimar Sinan yapısı olan Abdi Çelebi Cami’nin yanına, bugün yerinde Maliye Bakanlığı binasının olduğu parsel üzerine, bir karakol binası inşa edilmiştir. 
20. yüzyılın başında Cemil (Topuzlu) Paşa’nın Şehreminiliğ’e getirilmesi ile İstanbul’da imar hareketleri hızlandı. Cemil Paşa Samatya yakınlarında Cerrahpaşa Hastanesi’ni hizmete soktu. 1910 yılında İstanbul Şehremaniti tarafından, bugünkü giriş kapısı yanında bulunan Takiyeddin Paşa konağında (Bkz. Resim) açıldı. Yıllar içinde yapılan ilavelerle, bugün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi olarak 2300 yataklı, tam teşekküllü modern bir üniversite hastanesi ve tıp merkezi olarak faaliyetini sürdürmektedir. 


Cumhuriyet İlan Ediliyor 

1923 yılında Cumhuriyet ilan edilmesinin Samatya’daki durağan yaşamı etkilemediği söylenebilir. Bazı Rum kökenli vatandaşların Yunanistan’a gitmesinin dışında Osmanlı’nın son dönemindeki sakin yaşam 1940 yıllara kadar sürmüştür. 1942 yılında çıkarılan ve halk arasında Varlık Vergisi olarak bilinen yasa ile Samatya’da yaşayan Ermeni ve Rumlar’ın sayıları azaldı. 1950 yılından sonra izlenen imar hareketleri ve Anadolu’dan İstanbul’a göç furyanın başlaması ile Ermeni ve Rumlar, Samatya’da azınlık durumuna düşmüşlerdir. Buna bir de 6-7 Eylül 1955 tarihlerindeki Nümayiş hareketi eklenince, Ermeniler ve de özellikle Rumlar büyük ölçüde Samatya’dan ayrılmışlardır. 
İstanbul’un planlanması çalışmaları Cumhuriyet’in ilanı birlikte yeniden başladı. İlk olarak Alman Herman Elgötz tarafından planlama çalışması yapılmıştır. Elgötz, Marmara sahiline geniş bir yol önermiştir. Elgötz’un ardından bu kez Fransız şehir plancısı Henry Prost İstanbul’a davet edildi. Prost da Elgötz gibi bir Marmara sahil yolu planlamıştı. “Prost planının en önemli kararı, kuşkusuz, İstanbul’un siluetini koruyabilmek için getirmiş olduğu, denizden 40 metre yükseklikte ve daha yüksek alanlara 9,5 metreyi geçmeyen en çok 3 katlı binalar yapılabileceği ilkesidir.” (Eruzun, İstanbul Ansiklopesi Cilt 4, S 163) 
“İkinci koruma bölgesi sur içi kentti. Prost, burada yapı yüksekliğini sınırlamış ve kent siluetinin yataylığı günümüze değin bu sayede koruyabilmiştir. Prost, eski mahallelerin korunmasına fazla ilgi duymamış, fakat tarihsel siluetin bozulmaması için Marmara ve Haliç yamaçlarını konut alanı olarak belirlemiştir.” (Kuban, İstanbul, S 368) 

Menderes Dönemi 

1950 yılında yapılan seçimler sonucu 10 yıl sürecek olan Demokrat Parti iktidarı başladı. Başbakan Adnan Menderes, İstanbul’a özel bir önem vermiş, İstanbul yeniden imarı için büyük kaynaklar oluşturmuştur. İstanbul’un gelişimine yeni boyutlar kazandırmak amacıyla, o dönemin yöneticileri, Prost planının yeniden değerlendirilmesi için bir komisyon oluşturmuşlardır. Komisyon, Prost’un planını, kent topoğrafyasına uymadığı; ulaşım sorununu çözmediği; konut darboğazını aşamadığı; sosyoekonomik sorunlara çözüm getiremediği nedenleri ile sert biçimde eleştirmiştir. Bu dönemde, İstanbul’da geniş yollar, bulvarlar açılmış, yüksek ve niteliksiz yapılaşmaya izin verilmiş, Anadolu’dan gelen göç hareketinin yarattığı konut stoğu problemi gecekondulaşma ile aşılmaya çalışılmıştır. 
Bu imar hareketinden Samatya’da ziyadesiyle nasibini almıştır. 1950’lerde başlayan göç dalgası semtin fiziksel niteliklerini de değiştirmiş, giderek gelişen apartmanlaşma, kagir ya da ahşap iki – üç katlı evlerin yerini almaya başlamıştır. Bu süreç bugün de devam etmektedir. (Bkz. Resim) Ama yine de, arsa fiyatlarının, İstanbul’un başka semtlerine göre fazla artmaması, üç katlı eski kagir yapıların tamamen yok olmasını engellemiştir. 
Bu dönemdeki Samatya açısından ikinci önemli gelişme, Moltke’den itibaren bütün imar planlarında önerilen, Sirkeci - Florya arasına sahil yolu yapılmasıdır. (Kennedy Caddesi) Bazı noktalarda surlar yıkılarak, bazı noktalarda da denizin doldurulması ile yapılan sahil yolu, Samatya’yı surlar ve demir yolunden sonra üçüncü kez denizden ayırmıştır. Sahil yolu, 1980 yıllarda sonra deniz dolgusu yapılarak, Yenikapı – Ataköy arasında 4 şeritten, 6 şerite çıkarılmıştır. İstanbul’a yeni yeşil alanlar kazandırmak için deniz bir kez daha doldurulmuş Samatya biraz daha denizden uzaklaşmıştır. 
“Karaköy’den Dolmabahçe’ye, Haliç’teki iki köprü arasına, Beşiktaş’tan Zincirlikuyu’ya, Marmara kıyısından Sirkeci’den Florya’ya büyük bulvarlar açıldı. Açılan yollarla birlikte tramvay kaldırıldı, yerine elektrikli troleybüs konuldu… Elgötz’ün önerileri izleyen Menderes, Sirkeci ile Bakırköy arasında da yeni bir sahil yolu açtı… Denizin bir bölümü doldurulmuş, eski deniz surlarının bir bölümü de yıktırılmıştır. Demiryolu inşaatı için Topkapı Sarayı’nın bir bölümü gözden çıkaran Abdülaziz gibi, Menderes de surların bir bölümünü yeni otoyollar için feda etmeye hazırdı.” (Kuban, İstanbul, S 393 – 396) 
İstanbul’daki Sosyal Sigortalılar’ın bir bölümünün sağlık ihtiyacını karşılamak amacıyla 1960 yılında S.S.K. Samatya Hastanesi hizmete girdi. Hastanenin yapıldığı alanda bağ, bahçe ve bostanlardan başka Mirza Baba Tekkesi ile Beyazit-i Cedid Camii bulunmaktaydı. Bu tarihi eserler büyük oranda yıkılarak başka yerlere taşındılar. Yeni hastanenin yanında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin de büyümesi, Haseki Hastanesi’nin yapılması ile Samatya ve çevresi bir sağlık merkezi haline dönüşmüştür. Hastanelerin çevresinde sağlık sektörüne yardımcı sektörler örneğin eczaneler, poliklinikler yer almaya başlamıştır. Aynı zamanda sağlık sektörü çalışanları da Samatya ve çevre semtlerde ikamet etmekteye başlamışlardır. Bu yeni ortaya çıkan yeni fonksiyon, semtteki Samatya Sakinleri dışındaki populasyonu arttırmıştır. “Cerrahpaşa ve Çapa’daki büyük sağlık komplekslerini, izleyen yıllarda Kocamustafapaşa, Cerrahpaşa, Haseki ve Çapa bölgesini tümüyle yok etmiştir.” (Kuban, İstanbul, S 396) 

Bugünkü Samatya 

Samatya bölgesi, Bizans ve Osmanlı dönemlerindeki gibi, Cumhuriyet döneminde de şehrin yoksul orta halli kesiminin ikamet ettiği bir semt hüviyetini korumaktadır. Semtin halkı işçi ve küçük esnaftır. Çeşitli dükkanlar ve küçük atölyeler semtin her yerine dağılmıştır. Bu atöylelerden bazıları belki de en eski Bizans yapılarının kalıntılarının üzerinde faaliyetlerini sürdürmektedir. 
Bugün bakımsız ama apartmanlaşma ile ortadan kalkmamış, 2-3 katlı kagir ve yer yer ahşap binarıyla, dar ve yer yer bir yangın sonrasının imarı sırasında oluşmuş, ızgara (grid) planlı sokaklarıyla; sayıları azalmış olmakla birlikte eski Rum Meyhaneleri geleneğinin sürdürücü durumundaki yoksul meyhaneleriyle, İstanbul’un özelliklerini önemli ölçüde taşıyan bir semti olmayı sürdürmektedir. (Bkz. Resim) 
Bölgede geleneksel dokuya uygun konut alanlarını sıhhileştirilerek, Kentsel Tasarım Projelerini ele alınmalıdır. Mevcut yapı stoğu tespit edilmeli, yeni yapılacak binalar geleneksel dokuya uygun şekilde projelendirilmelidir. Böylece buradaki niteliksiz gibi görünen binalar değer kazanacak ve çevredeki anıtsal nitelikli yapılarla da bütünlük sağlanmış olacaktır. Ayrıca Prost’un üzerinde önemle durduğu İstanbul Siuleti’nin korunması açısından, Samatya’nın Marmara Sahili’ne verdiği siluete özen gösterilmelidir.. 
Samatya’da bugün sayıları az da olsa bir Ermeni Cemaati yaşamaktadır. Surp Kevork Kilisesi etrafında yoğunlaşan Ermeniler, kurdukları kültür kurumları ve okulları ile hala gelenekleri sürdürmebilmetedirler. Ermeni Cemaati’nin halen geleneklerini sürdürmesi, İstanbul’un yüzyılllara dayanan çok kültürlü olan sosyal yapısına renk katmaktadır. Ermeni ve Rum Cemaatleri’nin sahip oldukları dini yapılar korunarak, İstanbul’daki inanç turizmine katkı sağlanabilir. 
Samatya’nın ulaşım sorununu çözmek için vapur ve deniz otobüslerinin yanaşabileceği bir Samatya İskelesi’nin yapılması düşünülmelidir. Buradan kentin diğer bölgelerine deniz yoluyla ulaşım sağlanabilir. Aynı zamanda şu an için pek verim çalışmayan banliyo hattı da rehabilite edilmelidir. Tren seferleri daha hızlı, daha sık aralıklı ve daha konforlu olarak düzenlenmelidir. İstanbul’un iki yakasını üçüncü kez birleştirecek olan tüp geçit projesinde, Samatya’da bir istasyon planlanmaktadır. Proje gerçekleştiği takdirde, Samatya’nın İstanbul en kolay ulaşıbilen semtlerinden biri olacağı gözükmektedir. Bu da Samatya’daki arsa fiyatlarının artmasına sebep olacaktır. Arsa fiyatların artması, semt genelinde geleneksel yapısına karşı, yüksek yapılaşma sürecini başlatabilir. Bu da kentin geleneksel dokusunun yok olmasına neden olacaktır. 
Samatya’nın dar sokakları ve bu sokakların açıldığı küçük meydanlar, Kentsel Tasarım Projeleri ile yeniden düzenlebilir. Bu projeler ile bölge halkının yararlanabileceği ortak kullanım alanları, yeşil sahalar yaratılabilir . Ayrıca bu mekanlar Yedikule - Samatya sahil yolu (Bkz. Resim) boyunca yapılmış olan sahil düzenlemesi ile de bütünleştirile-bilir. Bugün Yenikapı -Yedikule arasındaki yerleşim alanlarından, sahil tarafına, sadece iki noktadan geçilebilmektedir. Yayaların ve araçların sahil yoluna inmelerini kolaylaştıracak düzenlemeler düşünülmelidir. Bu yeni düzenlemeler beraberinde yeni ve geleneksel ticareti de getirerek yörenin canlandırılmasına da olanak sağlayacaktır. Yeni projeler ile sahil yolunu yayaların kolay aşması ile deniz bağlantısı da geliştirilebilecektir. 
Sonuç olarak ikibin yılı aşan tarihi ile Samatya, geleneksel fiziki dokusunu nispeten korumasıyla, halen bir Ermeni Cemaati’ni bünyesinde barındırmasıyla, Rum Meyhanesi geleneğini sürdürmesi gibi özellikleri ile İstanbul’un korunması gereken birkaç önemli bölgesinden biridir. Bölge ve yapı ölçeğindeki yapılacak uygulamalar için, günümüz gereksinmelerini ve teknolojisi asla gözardı etmeyen ancak, Samatya’nın geleneksel yapısını göz önünde tutan, uymlu projeler geliştirilmelidir. 


Kaynakça 

ARIKAN, İsmail -Mahallemizdeki Ermeniler, İletişim Yayınları, 
İstanbul, 2001 
ARMAĞAN, Mustafa -Bir Zamanlar İstanbul, Büyükşehir Yayınları, 
İstanbul, 1996 
-İstanbul’un Limanları, Büyükşehir Yayınları, 
İstanbul, 1995 
BERGER, Albrect -“Dalmatou Manantırı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Gastria Manastırı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 3, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Helenianai Sarayı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Rabdos Mahallesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 6, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ÇOBANOĞLU, Ahmet Vefa -“Kasap İlyas Camii”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ERDOĞAN, Esra -“Mihrişah Hatun Cami”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 5, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ERUZUN, Cengiz -“İmar Planları”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
EYİCE, Semavi -“Ağa Hamamı”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
GÜLERSOY, Çelik -Tramvay İstanbul’da, 
İstanbul, 1989 
İSTANBUL -İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 1-2-3-4-5-6 
Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
KARACA, Zafer -“Hristos Analipsis Kilisesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Minas Kilisesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Konstantinos Eleni Kilisesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Nikolaos Kilisesi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 4, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-İstanbul’da Osmanlı Dönemi Rum Kilisesi, İstanbul, 1990 
KUBAN, Doğan -İstanbul, Bir Kent Tarihi, Tarih Vakfı 
İstanbul, 1996 
NAZA, Emine -“Abdi Çelebi Camii”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Arap Kapısı Mescidi”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
-“Beyazid-i Cedid Mescidi”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 2, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
ONUR, Ahmet -Türkiye Demiryolları Tarihi, İletişim Yayınları 
İstanbul, 1953 
ORTAYLI, İlber -İstanbul’dan Sayfalar, Hil Yayınları, 
İstanbul, 1986 

PAMUKCİYAN, Kevork -“Ermeniler”, İstanbul Ansiklopedisi, 
Cilt 3, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
TANMAN, A. Baha -“Sancaktar Hayrettin Cami”, İstanbul , 
Ansiklopedisi, Cilt 6, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994 
YILDIRIM, Nuray -“Cerrahpaşa Tıp Fakültesi”, İstanbul 
Ansiklopedisi, Cilt 1, Tarih Vakfı, İstanbul, 1994

Futhark alfabesi ÖnTürkçedir.

Futhark alfabesi ÖnTürkçedir.

“Futhark ” alfabesi M.S. 3. yüzyıl ile 17. yüzyıl arasında , Kuzey Avrupa Germen halkları arasında (İsveç, Norveç, Danimarka) kullanılan bir alfabedir.Yoğunluğu İsveç ve Norveç’de olmak üzere Avrupa da 3500 kaya yazıtının, bu alfabe ile yazıldığı kabul edilmiştir.
Bu makalenin konusu, diğer adıyla “Rün (1) ” alfabesi de denilen “Futhark” alfabesinin, aslında Türk (2) asıllı GÖKTÜRK (3) alfabesi ile aynı temelden kaynaklandığını dikkatinize sunmaktır. Makalemiz, İsveç’e ait Gotland adasında, Kylver mevkiinde bulunan kaya üzerinde yazılı ve “The Primitive Norse Futhark ” olarak anılan alfabenin ve bu alfabe ile yazılmış, “Oldest Runic Inscrıptions – eski runik yazıtlar ” gurubuna giren yazıtlardan, fotoğrafını temin edebildiğimiz diğer ikisinin, ( “The Möjbro stone – Uppland ve The Istaby stone – Blekinge “) Göktürk’lerin de kullandığı yazı sistemi ile Türkçe olarak okunmasıyla sınırlıdır. Konu ile ilgili diğer düşünce, yorum ve tesbitlerimize bu makalede yer verilmeyecektir.Konuya merak duyanların,bizimle irtibat kurmalarını öneririz.
Şu noktayı önemle belirtiriz ki ; biz bu yazıtların Göktürkçe olduğunu iddia etmiyoruz. Bizim iddiamız, adı geçen yazıtların ve Göktürk yazıtlarının aynı temelden kaynaklandığıdır. Tabii ki temel bir yazı formasyonu vardır.Gerek Göktürk diye anılan Türk kavimi, gereksede Kuzey Avrupa Germen kavimleri bu temel alfabeden yararlanarak kendi yazı sistemlerini kurmuşlardır.
Bu şekilde özetlediğimiz iddiamızı, “Oldest Runik ” denilen Futhark alfabesi ile yazılmış üç kaya yazıtını, Göktürk alfabesini kullanıp, Türkçe olarak okuyarak kanıtladık. Dikatinize sunduğumuz bu makale, yıllar süren daha kapsamlı bir araştırmanın ürünlerinden sadece biridir.”Futhark” alfabesi ve İsveç’teki yazıtlarda esas aldığımız Prof. Jansson’un kitabında bulunan yazıtlar, kabaca iki gurupta toplanmış.
a) Eski Rünik yazıtlar ” The Oldest Runic Inscriptions”
b) 16 Harfli futhark yazıtları ” The 16-Rune Futhark ” diğer adı ile, Viking çağında yazılmış Rünik yazıtlar “Runic Inscriptions from the Viking Age”
Eski Rünik yazıtları 24 sembolden oluşan alfabe ile yazılmıştır (6). Jansson’un kitabının (185 sayfadır.) 9-24. sayfaları bu döneme ayrılmıştır. Bu bölümde fotoğrafı olan 3 taş yazıt mevcuttur bunlar ;
- Kylver taşı ( The stone from Kylver ,Gotland ) sayfa 13 (En önemli taştır . Futhark diye anılan alfabe bu taşa kazınmıştır.)
- Möjbro taşı ( The Möjbro stone from Uppland ) sayfa 18
- Istaby taşı ( The Istaby stone from Blekinge) sayfa 21
Bu üç yazıt çözümlenememekle birlikte yazarın kitabında bir takım zorlamalarla yakıştırmalar yapılmıştır. Kitabın sonunda verilen haritaya göre bu döneme ait, Avrupada 70 den fazla yerleşim bölgesinde benzer yazıtlar bol miktarda mevcuttur.
Makalemizin konusu bu yazıtlardır. Ve biz bu üç kayayı çözümlemiş bulunmaktayız.
16 Harfli Futhark gurubunda yer alan yazıtlar ise, daha sonraki döneme aittir. 24 sembol, 16 sembole indirilmiş ve bazı semboller değişikliğe uğramıştır. Viking çağında yazılmış rünik yazıtlar da denen bu yazıtlar, İskandinav dilinde çözümlenmiş yazıtlardır. Yazar kitabının geri kalan büyük bölümünü bu guruba dahil yazıtların çözümlenmesine ayırmıştır. Bu gurup konumuz dışındadır.
Batılı Bilim adamları, Göktürk yazıtları ile Kuzey Avrupa Germen yazıtları arasındaki benzerlikleri farketmiş ancak aradaki ilişkiyi nedense (7) ısrarla reddetmişlerdir.
Orhun yazıtlarının bulunmasından (1730), yazıtların Türkçe olarak çözümlenmesine (1893) kadar geçen süre (160 küsur sene) boyunca, milattan binlerce yıl önce Slav – Germen ırkının (Viking’lerin), Orta Asya’ya kadar gidip,oraları işgal edip, Orhun anıtlarını diktiklerine dair teoriler üretmişlerdir. 1893 yılında bu yazıtlar Türkçe çözümlenince, önemini yok etmek için, yazıtların M.S. 700 yıllarından kalma ve menşeinin ( ispat edememekle birlikte ) Arami , Soğd, Pehlevi alfabelerine bağlamaya çalışmışlardır.Ancak açıkça görülmektedir ki, Orhun yazıtlarında kullanılan semboller Futhark yazısına daha fazla benzemektedir. Benzemekten öte göreceğiniz gibi Orhun yazı sistemi ile çözümlenmektedirler.
Bu konudaki görüşümüz, 2.paragrafta da belirtiğimiz gibi, gerek Futhark alfabesi, gerek Göktürk alfabesi, gerekse yukarıda sayılan Arami, Soğd, Pehlevi vs. alfabeleri, sembollerini aynı temel kaynaktan (8) almışlar, uluslar zamanla değişikliklere uğratıp, kendi yazı sistemlerini oluşturmuşlardır.Prof. Jansson’ un kitabı Bölüm ” The Oldest Runic Inscriptions” sayfa 13
—————————————————————————–
Fotoğraf yazısı : “The stone from Kylver, Gotland, made a side-slab in a sarcophagus.On this stone the whole Primitive Norse rune-row ıs recorded.”
Fotoğraftaki kayanın üzerindeki yazıların oluşturduğu alfabe “The Primitive Norse futhark”

1-6 harfe kadar Futhark diye okunduğu için bu isimle anılmakta ve alfabe olarak kabul edilmektedir . Ancak bazı harfler, fotoğraftaki kaya üzerinde farklı şekildedirler.
Kylver taşı
23. Sembol Tonyukuk yazıtlarında aynen Futhark alfabesindeki gibi mevcuttur.(Bknz. Prof.Engin’in anılan kitabı sayfa 149.) Ancak alfabede yer almamıştır. Kitapta anlam olarak ‘Baş’ anlamında kullanılmıştır. Bizce de Baş ile eş anlamlı olan Kelle =Kel olarak kullanılır. İki harf birleşmiş ve bir kelimeyi oluşturmuştur.
İki harfin birleşip anlamlı bir kelime oluşturması 13. sembolde de görülür. Öt kelimesi ötmek = konuşmak anlamındadır.Ayrıca sembolün ağız şeklini alması da dikkat çekicidir.
Göktürkçe’nin okuma kurallarına uygun olarak,sağdan sola okuyalım.
– bilke ış inydi ök oknça öt akisn goydo pu kosütüg –
bilke : bilge, bilgi sahibi ulu kişi (mutlak akıl-mutlak bilinç)
ış : ışık (bilge ışığı = bilgi veren ışık, melek – tanrı elçisi )
inydi : indi (gökten indi)
ök : bizzat kendisi , (Bknz.Prof.Ergin anılan kitap sayfa 126)
okunça : ok unun ucuyla (silahının ucundan çıkan …. ile )
öt : ötmek konuşmak (Bknz.Prof.Ergin anılan kitap sayfa 126)
akisn : ağızın ( öt akisn = ağzından çıkan sözleri )
goydo : oydu – koydu
pu : bu
kosütüg : ok sütun (dik sütun- dik taşa)
Günümüz Türkçesi ile okuyalım.
– Bilge ışığı indi bizzat kendisi okunun ucuyla ağzından çıkan sözleri oydu bu dik taşa –
Bu sözün felsefi yorumunu burada yapmayacağız.
Ancak şu noktaya dikkatinizi çekeriz. 24.,23.,22. sembolleri, sağdan sola okununca (İskandinav dilinde), ortaya çıkan kelime O d ng, bizce Viking tanrısı Odin kelimesinin çıkış noktasıdır. Biz bu üç sembolü Türkçe, Bilge ışığı (tanrı elçisi -ışık veren kutsal kişi ) olarak okumaktayız. Geniş bilgi için bizimle irtibat kurunuz.
——————————————————————————-
Prof. Jansson’ un kitabı Bölüm ” The Oldest Runic Inscriptions” sayfa 18
Fotoğraf yazısı : “The Möjbro stone from Uppland is a memorial stone.”
Bu yazıda dikkati çeken nokta birçok sembol simetrisine ters konumda. Özellikle “op” okuduğumuz “R” sembolü dikkat çekiyor. biz de bu sembolü “po” olarak okuduk.
Satırları aşağıdan yukarıya,satırı sağdan sola okuyalım
– gopek yik op ke kelkic ikin ekgök göksüpek desinkic –
gopek : köpek
yik : yig = iyi ( Bknz.Prof Ergin’in kitabı sayfa 140)
op ke : opla = atlamak,hücum etmek ( Bknz.Prof Ergin’in kitabı sayfa 125) (günümüz Türkçesinde hopla )
kelkic : kalkınca – kalksın
ikin : ikin =iki, ikisi,her ikisi ( Bknz.Prof Ergin’in kitabı sayfa 114)
ekgök : bir isim diye düşünüyoruz.(tanrısal bir isim olması muhtemel)
göksüpek : göğsüpek (sonradan günümüz Türkçesine gözüpek = kahraman olarak geçmiş.Ancak bizce deyimin aslı göksüpek = göğsü pek =göğüsü kuvvetli dir .)
desinkic : desin
Günümüz Türkçesi ile okuyalım.
– köpek iyi hucuma kalksın -saldırsın- ikisinede “ekgök” gözüpek desin –
Yazıtın bulunduğu taşta, yazının hemen altında, at üzerinde, bir elinde kılıç, diğerinde kalkan olan bir savaşcı resmedilmiş, yerde ise iki tane köpek figürü mevcuttur.
Ayrıca bu kayadaki sembollerin yazılış biçimi,sembollerin sol köşede yoğunlaşması, yazının sağdan sola yazıldığını kanıtlar.
——————————————————————————-
Prof. Jansson’ un kitabı Bölüm ” The Oldest Runic Inscriptions” sayfa 21
Fotoğraf yazısı : “The Istaby stone from Blekinge was carved in the transition period between the Primitive Norse period and Viking Age.”
Sağdan sola doğru okuyalım
– ök gikit yaspurgu içok güriç sü gikit yatpudır goiç gikit yatsorg –
ök : o – bizzat ( Bknz.Prof Ergin’in kitabı sayfa 126)
gikit : yiğit
yaspurgu : yaşadı
içok : çok (Göktürkçe’de yer alan iç sembolünün ç sesi yerine kullanıldığını düşünüyoruz)
güriç : güç
sü : asker ( Bknz.Prof Ergin’in kitabı sayfa 129)
yatpudır : yapmadı
goiç : göç
yatsorg : yatıyor
Günümüz Türkçe’si ile okuyalım.
– o yiğit yaşadı çok güç asker -olan- yiğit yapmadı göç yiğit yatıyor (yatsın) –
Sizin de anladığınız gibi, çok güç şartlarda yaşayan, yaşadığı yeri terketmeyen (kaçmayan -göç etmeyen) bir askerin mezar taşı.
———————————————————————————
Çözümlemelerimiz bu kadar. Çünkü Prof. Jansson’un kitabının ” The Oldest Runic Inscriptions” bölümünde sadece bu üç yazılı kayanın fotoğrafı mevcut.
Sonuç olarak, biz çözümlememizi yaparken mutlaka küçük hata ve yanlışlar yapmış olabileceğimizi peşinen kabul ediyoruz. Ancak anlam yönünden bu kayaların, çözümlediğimiz anlamları taşıdığı kanısındayız.
Amacımız bu konuda yeni bir tartışma ortamı yaratıp, konunun felsefi yönüne zenginlik kazandırmaktır. Ancak bu felsefi yöne bu makalede yer vermedik. Bu makalenin konusu önceki sayfalarda da belirtiğimiz gibi, diğer adıyla “Rün ” alfabesi de denilen “Futhark” alfabesinin, aslında Türk asıllı GÖKTÜRK alfabesi ile aynı temelden kaynaklandığını dikkatinize sunmaktır.
Sn. Turgay KÜRÜM / Antalya
kaynak: http://onturk.wordpress.com/2011/03/05/298/

TURFAN UYGURLARI

Göktürk çağında kimliğini bulan bu Uygur oymağı, Göktürkleri 743 yılında mağlup ederek Ötügen bölgesinde yeni devletlerini kurmuşlar ve bu bölgede bir asır yaşamışlardır. Ancak bilhassa oymaklar arasındaki çekişmelerden dolayı bu Uygur birliği bozulmuş ve bunun neticesi olarak 840 tarihinde Kırgızlar tarafından mağlup edilmişlerdir. Böylece ilk yurtlarını bırakmak mecburiyetinde kalan Uygurlardan bir grup, Çin'in kuzey bölgelerine gitmişler ve bir müddet sonra Çin hâkimiyetini tamamen kabul ederek Çinlileşmişlerdir. Bir kısım Uygurlar ise, bugünkü Sarı Nehrin doğusuna gelip yerleşmişler ve bugün bile Sarı Uygurlar diye adlandırılan varlıklarını korumuşlardır. Yine güneye yapılan göçler neticesinde bir kısım Uygurlar, daha da güneye inerek Kan-chou, Sha-chou ve Kao-ch'ang şehirlerine gelip yerleşmişlerdir.
 Bu bölgeye yerleşen Uygurlardan en uzun ömürlüsü ve tarihe damgasını vuran Kao-ch'ang Uygurları olmuştur. 9. yüzyıl ortalarından itibaren yeni yerlerine yerleşen bu Uygurlar, gerek Çin kaynaklarında ve gerekse Batı kaynaklarında oturdukları yer ismine ve bazen de hükümdarlarının aldıkları ünvanlara göre isimlendirilmişlerdir. Bu Uygurların çeşitli isimler altında karşımıza çıkmalarının sebebi ikidir. Birincisi, zaman zaman birisi diğerine nazaran daha fazla üstünlük sağlamış olan şehirlerin ortaya çıkması, ikinci husus ise, başta bulunan hükümdarların ünvanlarıyla Çin kaynaklarında anılmış olmalarıdır.
 Coğrafî alan olarak bugünkü Turfan bölgesinin etrafında oturan bu Uygurların Çin kaynaklarında ilk beliren ve bir devlet olarak ortaya çıkan ismi Kao-ch'ang Uygurları olmuştur. Kendilerine Çin kaynaklarında Kao-ch'ang Kuo ("Kao-ch'ang Devleti") ismi verilmiştir. Çin kaynaklarında bu Uygurlara Hsi-chou Uygurları da dendiğini görüyoruz. Bunun sebebi ise T'ang sülalesi (618-905) zamanında Kao-ch'ang olarak bilinen şehrin 460 tarihinde Çin'in bir eyaleti haline getirildiği zaman isminin Hsi-chou olmasındandır. Hsi-chou ismi Uygurların bu bölgeye gelip yerleşmelerinden sonra yerini şehrin ilk ismi olan Kao-ch'anga bırakmıştır. Bu Uygurların Çin kaynaklarında geçen bir diğer isimleri de P'ei-t'ing (Beşbalık) Uygurlarıdır. Çünkü Uygurlar bu bölgeye yerleştikten sonra kağanlarının yazlık merkezi Beşbalık olmuş ve yaz aylarında Çin'den gelen elçiler hep burada karşılanmıştır. Beşbalık şehri esasında uzun bir zamandır Türk hâkimiyetinde kalmış bir şehirdir. Şehir 629 yılında Batı Göktürklerin idaresi altına girmiş ve bu tarihten sonra şehir "Kağan Stupa" (Kağan Türbesi) olarak isimlendirilmiştir. 648'lerdeki Çin istilasından sonra şehir tekrar Çinlilerin eline geçmiş fakat 720 tarihinde Beşbalık tekrar Çinlilerden alınmış ve Türkleştirilmiştir. Şehir 840 tarihinden sonra buraya gelen Uygurlar vasıtasıyla da çok uzun müddet Türklerin önemli bir kültür merkezi olmuştur.
 1220'lerdeki Moğolların Batı istilasından sonra Kao-ch'ang şehri önemini kaybetmiş ve şehir Qoço olarak anılmaya başlamıştır. Çin kaynaklarında da bu isimle anılmıştır. Bu bölge Uygurları son olarak 1406 tarihinden itibaren Tu-lu-fan (Turfan) Uygurları olarak Çin kaynaklarında gösterilmiştir.
 Kırgız yenilgisinden sonra güneye gelip yerleşen bu Uygurlar, başlarında bulunan hükümdarın ünvanı ile de Çin kaynaklarında anılmışladır. Hükümdarların aldıkları bu ünvanlar Shıh-tzu Vilang (Arslan kağan) ve I-tu-hu (Idiqut) olarak bilinmektedir. Cin kaynaklarında Arslan Han Uygurları veya Idiqut Uygurları diye isimlendirilen bu Uygurlar, yukarıda çeşitli şehir isimleri ile anılan Uygurlarla aynıdır. Bizim Türk tarihçiliğimizde daha ziyade Turfan Uygurları olarak bilinmektedir.1
 Turfan Uygurlarının kimliğini böylece belirledikten sonra asıl konumuz olan kültürlerinin ne olduğuna geçebiliriz. Sosyal Antropologların bile hâlâ bugün tam bir tarifini yapamadıkları "kültür" sözcüğünün ve hatta kültür-medeniyet birliğinin yahut ayrılığının münakaşasına burada girecek değilim. Fakat her kabilenin, kavmin, devletin kendine has kültürleri olduğu gerçeğinden hareket ederek bu meseleyi ele alacağım. Kültürler toplumsal olduğuna ve içinde bulundukları hayat şartlarına bağlı olduklarına göre, her kültür, kendi devamlılığını sağlamaya çalışır ve bunun neticesi olarak da aynı toplumlar bu kültür devamlılığı için çalışırlar. Kültür bir bakıma toplumsal olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara geçen kalıplar olduğundan bu genel özellikler elbette Türk toplumunda da görülmektedir.
 Şimdi bu yukarıda söylediklerimizi biraz daha açmaya ve Uygurlar için tatbik etmeye geçebiliriz.
 Uygurlar 150 sene kadar hakimiyetleri altında kalmış oldukları Göktürklerin elbette ki inançlarına, törelerine ve kültürlerine bağlı kalmışlardır. Ancak daha Göktürkler içinde bir oymak halinde iken T'ang sülalesi zamanında Çin kültürü ile ve daha sonra bu bölgeleri Çinlilerden alarak 670-760 yıllarında hüküm süren Tibetlilerden dolayı da bir Tibet kültürü ile karşılaştıkları bilinmektedir.2 Tabiat şartlarının ve çevrenin kültürler üzerinde ne kadar etken olduğu bir gerçekse de bunun kadar önemli diğer bir faktör de din olgusudur. Genel olarak İslâm öncesi Türk topluluklarının, dinlere karşı bakış açıları çok yumuşak olmuş ve çok kolay bir dinden diğer bir dine geçebilmişlerdir. Uygurların da çeşitli dinlere karşı gösterdikleri yakınlık ve hoşgörü çok önemlidir. Daha Ötügen bölgesinde oturdukları bir sırada Çin'de tanıdıkları Mani dinini kendi ülkelerine alıp getirmişler ve devletin resmî dini haline sokmuşlardır. Bununla da kalmayıp Çin'den aldıkları bu dinin Çin'de koruyucusu olmuşlardır. Diğer taraftan en yakın ve tarihte en uzun süreli olarak münasebette bulundukları devlet olan Çin ise zaman zaman yabancı dinlere karşı kapalı olmuş ve bu dinlerin yayılmalarını önlemek için çeşitli tedbirler almıştır. Bunun en açık örneğini Ötügen'deki Uygurların yıkılışından sonra Çin'deki Mani mabetlerinin yıkılmasında ve Tao'istler tarafından Çin'in bir garnizonu olan Kao-ch'ang'da oturan Budist, Maniheist ve Nesturi keşişlere karşı cephe almaları ile görüyoruz. Tao'istler keşişlerin mesleklerini bırakarak vergi ödemelerini, askerlik yapmalarım ve evlenmelerini istemişlerdir Bunları yapmayanlar ise ölümle cezalandırılmıştır. İşte böyle bir mezar Kao-ch'ang şehrinde bulunmuştur.

Turfan Uygurlarının siyasî rolleri eski Ötügen Uygurları gibi önemli olmamış fakat Turfan bölgesinin kendine mahsus kültürünü içlerine sindirmişler ve bu bölgede yaşayan dinlerin sadık müminleri olmuşlardır. Sadece din değil aynı zamanda yeni yerleştikleri bölge de Turfan Uygurlarının kültürleri üzerinde etkili olmuştur. Bu bölgenin ticaret yolları üzerinde bulunması yüzünden doğudan ve batıdan gidip gelen tüccarlarla konuşma, alış-veriş etme, onların dünya hakkındaki bilgi ve görgülerine yeni bir yön vermiştir.

Yukarıda dinin de kültürleri etkileyen önemli unsurlardan biri olduğundan söz etmiştik. Turfan Uygurlarının kargılaştıkları ve benimsedikleri bilhassa iki dinin rolü çok büyük olmuştur. 7. yüzyılın başlarında Budizm ve 8. yüzyılın sonlarına doğru da Maniheizmi kabul etmiş olan Uygurlar, bu her iki dinin bütün özelliklerini ancak Turfan bölgesine yerleştikten sonra benimseyebilmişlerdir. Bilhassa Maniheizm'in bir tüccar ve şehirli dini olması Uygurların ilim, edebiyat, ticaret ve diğer sanatlardaki başarılarını sağlamıştır.

Turfan bölgesinde Budizmle ve Maniheizmle daha iç içe olan Uygurlar hiç bir zaman eski inançlarını da bırakmamışlardır 10. yüzyılda Turfan Uygurlarına giden resmî Çin elçisi bu hususta şunları söylemektedir: Orada elliden fazla Budist manastırı vardır. Onların hepsinde T'ang sülalesi tarafından konulmuş olan kitabeler görülür. Manastırların içinde Budist Kanun kitapları vardır. Burada hemen şunu ilâve edeyim ki Budist eserleri Uygurcaya tercüme edilirken Türk diline uygun ve oldukça serbest bir şekilde çevrilmiştir. Bu yüzden de esas metinlere oranla birkaç misli genişlemiş tercümeler meydana gelmiştir. Çin elçisi devamla Turfan Uygurlarının daha çok ilkbahar aylarında seyahat ettiklerini ve gruplar halinde seyahat ederken kendi aralarında müzik aleti çaldıklarını ve at üstünde çeşitli canlı varlıklara yay çekerek ok attıklarından bahsetmekte ve bu yapılan işin "Gökten gelecek kötülüklere kargı kurban verme" olduğunu kaydetmektedir. Seyyah yine bir başka gözleminde üçüncü ayın dokuzuncu günü "Han-shıh" festivalini kutladıklarından bahsetmektedir. Bu festival Çinliler tarafından kutlanan Ch'ing-ming festivalinden bir gün öncedir ve manâsı "Soğuk Yemek Festivali"dir. Ch'ing-ming festivali Hıristiyanların "Paskalya"sına ve Müslümanların da "Hızır Günü"ne tekabül eder. Bu festivalin izlerine bugün bile Çin'de rastlanmaktadır. Bu festivalin gereği evin içindeki ve dışındaki bütün ateşler söndürülür ve 24 saat içinde yeni bir ateş yakılmaz ve bir gün önceden hazırlanan soğuk yemekler yenilirdi. Elçi devamla Uygurların gümüş ve pirinçten kaplar yaparak su ile doldurduklarını ve bu suyu birbirlerine fışkırtarak yahut suyu birbirlerine atarak spor yaptıklarından bahsetmektedir. Yukarıdaki bu hususlar hiç şüphesiz eski dinî inançlarının bir göstergesidir.4
 Yarı göçebe bir devlet iken, çeşitli sebeplerden dolayı yıkılıp güneye inen Uygurlarda, hem yerleşikliğin özelliklerinden dolayı hem de komşusu olan Çin'in kendinden önce bir hukuk ve sosyal nizamlarının olması neticesinde, büyük bir gelişme olmuştur Turfan Uygurlarından kalma Hukuk vesikaları, Uygur cemiyetinin sosyal, ekonomik ve hukukî düzenleri hakkında bize bilgi vermektedir. Bilindiği gibi, yerleşikliğin en büyük özelliklerinden birisi de şehirleşmedir. Kurulan bu şehirler de pazarların ortaya çıkmasını, alış-verişte paranın kullanılmasını, hem mübadeleyi kolaylaştıran hem de, rekabet ve pazarlığı ortaya çıkaran unsur olmuştur.
 Uygur vesikalarının gerek model olarak ve gerekse içindeki terimlerinin çoğunun Çince'den geçtiği ileri sürülmüş ve bu yüzden çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Esasında Uygur vesikaları ile Çin vesikalarının bir karşılaştırması tam olarak henüz yapılmamıştır. Bundan dolayı bu mevzuda birşeyler söylemek henüz erkendir. Genel olarak Uygurların Çin'den köklü medeniyet unsurları almamış olduklarını savunan Alman bilim adamı Le Coq, Uygurlara ataları gibi tamamen Batı medeniyetindeki bir devlet gibi bakılabileceğini ve onların Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlık dinlerini çeşitli zamanlarda benimsediklerinden dolayı bu fikirde olduğunu ileri sürmektedir. Le Coq ayrıca kullanılan Sogd yazısının da Batıdan alındığını söylemekte ve Uygurlarda Çin medeniyetinin tesirinin ancak harici olarak görüldüğünden söz etmektedir. Çatal yerine kullanılan ufak çubuklar, Çin mürekkebi, fırça ile boya yapmaları hep haricî olarak görülen tesirlerdir demektedir. Buna mukabil Japon Toru Haneda ise Le Coq'un bu fikirlerini tamamen reddetmektedir. Haneda'nın fikrine göre, Çin Budist kitapları Uygurca'ya çevrilmiş ve Çin takvimi de Uygurlar tarafından kendilerine uydurulmuştur. Çince fal kitapları da Uygurca'ya tercüme edilmiş ve üzerinde Uygur Kağanlarının isimleri olan Uygur paraları tamamen Çin paralarından taklit edilerek yapılmıştır. Haneda'nın fikrine göre, Çin tesirinin en güzel örneği ise, Uygur satış ve borç verme vesikalarının, Türkistan'da, Çin vesikalarının bulunmasından sonra ortaya çıkmış olmalarını göstermektedir. Burada her iki ilim adamının fikirlerini tek tek analiz edecek değilim. Ancak hemen şunu söyleyebilirim ki, ister doğu'dan ister batıdan alınmış olsun Uygurlar tarafından kendi bünyelerine tamamen uydurulmuş ve hemen hemen yepyeni veçheler kazanmıştır. Belki vesikaların Çin tesirinde kalışı şekil ve muhteva bakımından olmuştur ama vesikalar dikkatle incelediğinde eski Türk örf ve adetlerinin tamamen buralara yansıdığını kesin bir şekilde söylememiz mümkündür.s
 Turfan Uygurları da kendinden önce kurulmuş olan diğer Türk devletleri gibi çeşitli kavimlerle münasebette bulunmuşlardır. Bunun sonucu olarak da pek tabiîdir ki karşılıklı olarak kültür etkileşimleri olmuştur. Turfan Uygurlarının yaşadığı dönemde Kuzey Çin'de 907-1125 tarihleri arasında hüküm sürmüş olan Liao yahut Kitan'larla da kültürel münasebetler olmuştur. Orta Asya Türklerinin en önemli içkisi olan "Kımız" Uygurlar tarafından Kitanlara geçmiştir. Yine kavun-karpuz Uygurlar tarafından Kitanlara tanıtılmış ve bu meyvanın ekimini öğrenmişlerdir. 924 senesinde Kitanlardan Turfan Uygurları'na giden bir elçilik heyetinden sonra Kitanlar "Küçük yazı" diye isimlendirilen yazı sistemlerini kullanmaya başlamışlardır. Yine Uygur-Kitan ilişkilerinden sonradır ki Uygurların kullandıkları pek çok ünvan Kitanlara geçmiştir. "Kağan", "Tarkan", "Bilge" gibi ünvanlar hep bu yolla Kitanlara geçmiştir.
 Bugünkü Orta Asya Türklerinin çoğunda dil ve inanç bakımından Turfan Uygurları'nın rolü büyük olmuştur. Bundan dolayı da Karahanlı Devleti ve Moğol Çağatay edebiyatının kökleri Turfan Uygurları'na dayanmıştır. 9. yüzyılda Turfan havzası Uygurlar tarafından tamamen Türkleştirilmiştir. Bu dönemde yalnız konuşma ve yazı dili değil, aynı zamanda Budizm, Maniheizm ve Nestorianizm gibi çeşitli dinlere ait okunacak bütün dualar tamamen Türkçe olmuştur.7
 Netice olarak şunları söyleyebiliriz: Uygur kültürü, Orta Asyadaki kosmopolit kültür ve Uluslararası dinler ile Türk kültürü arasında gelişerek, yerleşik Türk kültürünün olgunlaşmasına yol açmıştır. Şehir hayatları çok düzenli olmuştur. Maniheizm ve Budizm'den dolayı, sanatlarında, edebiyatlarında çok mükemmel eserler ortaya çıkmıştır. Uygur beylerinin ve hatunlarının senet ile kurdukları "Buyan" (hayrat manasında kurulan manastırlar) müesaeselerinde, okuma imkânı, hastane ve yolcular ile yoksullar için yatacak yerler mevcud olmuştur. Bir taraftan Doğu Asya milletleri (Kıtaylar ve Moğollar) diğer yandan Müslüman Türkler, Turfan Uygur kültürünün varisi olmuşlardır. Yalnız bütün bunlar bilindiği halde nedense bizim Türk tarihçilerimizden bazıları Uygurların bilhassa Mani dinini benimsemelerinden dolayı "Türkleri zayıflatmak için kurulan bu tuzağa Uygurlar 763 senesinde tutulmuşlardır" demekte ve bir başkası daha da ileri giderek "Uygurlar Türk Tarihine, Türk Varlığına, Türk Irkına ve Türk Kültürüne ihanet etmişlerdir" diyebilmektedir.
 Turfan Uygurları'nın Maniheizm ve Budizm'e duydukları yakın ilgi ve bu dinlerin eserlerinin Uygurca'ya tercüme edilmiş olduğunu yukarıda söylemiştim. Bu devirden kalma eserler bizzat Atatürk tarafından da incelenmiştir. Bunun en güzel belirtisini Atatürk'ün 26 Ağustos 1934 tarihinde İzmir panayırının açılışı münasebetiyle İsmet İnönü'ye çektiği telgrafın sonunda yer alan "Namo İsmet" (Hürmet İsmet'e) ibaresinin bulunmasından anlıyoruz. Bilindiği gibi dinî Budist eserler "Namo but, Namo dram, Namo sang (Hürmet Burkan'a, Hürmet şeriate, Hürmet cemaate) diye bağlamaktadır.
 DİPNOTLAR:
* Prof. Dr., Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.
1 Özkan İzgi, "Kao-ch'ang Uygurları Hakkında", Tarih Dergisi, 32 Mart 1989,
e.3-6.
2 Emel Esin, Antecedents and Development of Buddhist and Manichean
Turkish Art in Eastern Turkestan and Kansu, Istanbul 1967, s.17.
3 L.Ligetti, Bilinmeyen İç Asya, İstanbul 1946, s.244.
4 Özkan İzgi, Çin Elçisi Wang Yen-te'nin Uygur Seyahatnamesi, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara 1989, s.68.
5 Özkan İzgi, Uygurların Siyasî ve Kültürel Tarihi, (Hukuk Vesikalarına
Göre), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1987, s.53-55.
6 Wittfogel Karl A., -Feng Chia -sheng History of Chinese Society Liao (907-
1125)b Philedilphia 1494, s. 243.
7 Emel Esin, Türk Kültür Tarihi İç Asya'da Erken Safhalar Ankara 1985,
2.12.


KUŞAN HANLIĞI VE BİLİNMEYEN BÜYÜK ERKE HAN


Dünya, Kuşan hanlığının azametini I. yüzyılda öğrendi; ünlü hükümdar Kanişka, Türkleri meşhûr etti. Bereket versin ki, onun gerçek adı, bugüne kadar muhâfaza olunmuştur (sikkeler üzerinde “Kanerka olarak yazılıdır).
Filozof, şâir, parlak bir komutan ve yönetici olan Han Erke, Türk kültürünü kimsenin yapamadığı kadar yükseltti. Onu, Şark’ta zirveye çıkardı. Onun huzûrunda, “Türk” sözünü, sesleri titreyerek telaffuz ediyorlardı. O kadar kutsal bir sözdü.
Han Erke, 78 yılında Kuşan hanlığı tahtına oturdu; onu 23 yıl yönetti. Bilge hanın en birinci silâhı, ne taş, ne ok, ne örme demir zırhtı; sâdece söz idi. Dünyânın en kudretli sözü: “Tanrı”. Kendisine ve bütün Türk dünyâsına zaferler kazandıran asıl oydu.
Han Erke, Şark’a Tengri inancını hediye etti.
Törenleri ve duâları çok güzel bilmesi ve kendi öğretisi ona yardım etti. Onun dili, güzeli ve doğruyu seslendirirdi; saatlerce onu dinlerlerdi. Hükümdar, çok geniş bilgili bir kişiydi. Yabancılar-Türkler için değerli olan şeyin altın, dalkavukluk, diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurma olmadığını, Şark’ın insanları hanın konuşmalarıyla, mâkul politikasıyla öğrendiler. Onlar için değerli olan hareketler ve asâlet idi. Hükümdar, milletin yüzü, zâtı idi. Ona inandılar. Demek oluyor ki, millete inandılar
Han Erke, her kişiyi, kendisi ve akrabâları için, cenneti ve cehennemi bizzat kendi davranışlarıyla Dünyâda iken hazırladığına bilgece inandırdı. Kendi musîbetlerinden ve felâketlerinden kimseyi sorumlu tutamayacağını, o öğretti. Sâdece kendisini. Çünkü Tanrı, sen ne kadar hak ediyorsan o kadarını tam olarak veriyor.
İşte o, İlâhî Mahkeme; dünyâdaki en âdil mahkeme… Olan şu: Sonsuz Mâvi Gök’ün altında sâdece sen, senin hareketlerin ve onları yargılayan Tanrı. Geriye kalan her şey o kadar da mühim değil. Yeni dinin ana-fikri son derece basitti: İyilik yap, dünyâ sana daha iyi olsun.
Bu saf hakîkati kavrayan insanlar, onu kabûl ettiler. Ki, başka hiçbir millette benzeri bilgelikler yoktu. Türklerin mânevî/rûhî kültürüne bu çekici geldi… Her şey senin ellerinde. Sâdece bunu hatırla.
Türkler, meselâ, ruhların ebedîliğine, ölümden sonra kendilerinin tamâmen değişeceklerine inanmışlardı. Herkes, gelecek hayatta en koyu günahkârın bile bütün günahlarını affettirebileceğini öğrenmişti. Şimdiki hayatta ona şans ve ümit verilmişti. Tengri’ye olan bu inanç, insanların ruhları güçlendirdi; fedâkârlığa dâvet etti.
Han Erke, bıkıp usanmadan, “Kurtuluşun davranışlarda” olduğunu öğretti.
Türklerin Tengri adına yaptıkları âyin/tören, yabancıları hayretler içinde bırakmıştı. Bu, gerçekten azametli idi. Tam bir tören havasındaydı. Gök Tanrı’nın adı çabuk unutulmadı. Törenin ayırdedici husûsiyetleri vakurluk ve düzenlilikti. Öyle ihtişamları, öyle şatafatları, pagan dünyâ bile bilmiyordu. Onlardan haberdar değillerdi.
Türkler, putperestlere başka bir gezegenden gelmiş yabancılar gibi gözüktüler. Onların her şeyi iyi ve saf idi; onun için, Altay’ı, Şark’ta “Cennet”, Yeryüzü Cenneti, kendilerini ise, Âriler olarak isimlendirdiler Bu ad (Hindistan’daki Şambxkalagibi) Türk milletinin ana-vatanının adı olarak binlerce yıldan fazla yaşadı; oradaki atlılar hakkında efsâneler düzdüler.
Kuşan şehirleri Han Erke döneminde, çanların melodik sesleri altında uyandılar: Din adamları, milleti sabah duâsına çağırdılar… O heyecan verici dakîkalar hakkında, belki sâdece tahminde bulunulabilir.
Ne yazık ki, onlar hakkında çok az şey biliniyor. Bu çanlar tam nasıldı? Onları çalanlar nasıl görünüyorlardı? Şimdi kimse bilmiyor. Fakat çanlar var idiler (bu, kazılardan biliniyor). Hattâ, bizzat “çan” kelimesi, mümkündür ki, tam bu uzak yıllarda ortaya çıktı. O, eski Türk dilinde Gök’e çağrı mânâsına geliyordu. Kelimesi kelimesine: “Gök’e duâ edin.” Ve insanlar duâ ettiler.
Onlar, duâ tören-âyinlerini mâbetlerin etrâfında ulu Gök Tengri’nin altında kutladılar… Bir zamanlar Altay’da, kutsal dağların etrâfında tıpkı böyle duâ ederlerdi. Mâbetleri, kalıntılardan anlaşıldığına göre, ufak yapmışlardı. Önceleri, bu mâbetler kutsal dağları hatırlatma vazîfesi gördüler; sonra mîmarlık nesnesi oldular.
Mâbetin iç hollerine girmek yasaktı. Sâdece din adamları, onlar da çok kısa bir süre için, girerlerdi. Fakat, onlar bile orada nefes alma hakkına sâhip değillerdi…. Kutsal yerdi!
Diğer milletlerin âdetleri başka türlüydü. Orada inananlar mâbetlere giriyorlardı. Mümkündür ki, Türkler bu geleneği sonradan benimsediler (bunun veya diğer kültürlerin gelenekleri nasıl geliştiklerini, bâzılarının yerlerini niçin başkalarına bıraktıklarını bugünün ilmi fazla aydınlatamıyor.)
Duâdan önce semâvî buhur/günlük yakmak âdettendi. Buhuru taslar (buhurdan) içinde yakıyorlardı. Eski bir Altay efsânesine göre, pis/kötü güçler, tütsü kokusuna dayanamıyorlardı. (Tören/âyin, eski Türk dilinde “savuşturmak/vazgeçirmek”, “ürkütüp kaçırmak” mânâsına gelen “kadıt” kelimesiyle adlandırılıyordu.)
Tanrı’ya, alçak bir sesle şarkılar söyleyerek duâ edilirdi. Koro, Gök Tanrı’yı ululayan ilâhî melodileri belîğ bir şekilde terennüm ederdi. Bu şarkı-duâlar “ırmaz” olarak isimlendirildi. (Kelimesi kelimesine “bizim şarkılarımız”.)
Her yerde Türklerin mânevî/rûhî kültüründe Tengri’nin eşkenar (dört kolu aynı uzunlukta) haçı vardı. Ona Şark’ta “vadjra” dediler…
Han Erke, inançların yayılmaları için güç kullanmaktan kaçınmadı. Şark kavimlerinin anılarında kalan hâdiseler… Büyük hâdiseler. Tengri’-nin haçları, o zamânın “Kuşan” hanlığı döneminin Türk şehirlerinin ve mâbetlerinin yıkıntıları, arkeologların gözlerinden kaçmadı, bunlar biliniyor.
O sırada Tengri’ye inanmayan insanların ruhlarını kaplayan inanılmaz kargaşa hakkında sâdece tahmin yürütmek mümkündür. Onlar, haddinden fazla baskılar altında olduklarından “şaşırdılar”. Kendi zaaflarına mağlûp olarak, ıstırap çektiler.
Tabiî, ülkedeki demirin, mükemmel bir ordunun ve refahın -Tanrı için yapılan törenler gibi tam olmasa da-, Türk kültürünün mümtaz yüceliğine inandırdığını unutmamak gerekir. İşte Altay’ın, sonra da Kuşan hanlığının, Şark’ın mânevî/rûhî merkezi oluşunun sebebi. Türklere, onların ana-vatanına, cennete gelir gibi geldiler… (Söz açılmışken, çok eski zamanlara âit coğrafya haritalarında, Altay’ın gerçekten Yeryüzü Cenneti olarak isimlendirildiği biliniyordu.) Buraya diğer kavimlerin elçileri geldiler; onların kültürünü öğrendiler. Kuşan hanlığındaki yabancılar için Kandahar sanat mektebi ve mânevî/rûhî eğitim merkezleri açtılar. Anlaşılan, bu merkezlerin benzerleri Altay’da da vardı.
Altay’da, zamânında Mûsâ’nın arkasından buraya gelen Yahûdî Yeşua tahsil görmüştü. Bu konudan Kur’ân’da dolaylı olarak söz ediliyor. Bu Yeşua, sonra Roma İmparatorluğu’na, Gök Tanrı’nın atlıları ile ilgili haber götürdü. Onun sözü, Hristiyanların en birinci kitâbı olan Apokalipsis’te yazılıdır. Bundan dolayı, onu İsus Hristo (Îsâ) olarak adlandırdılar… Veya, “Tanrı’nın Yakını”, yâni “Tanrı’yı gören kişi”!
… Kuşan hanlığının hükümdarlarının sık gelen ve istenen misâfirleri, Hindistan’ın ve Tibet’in din adamları oldular. Olmamaları da mümkün değildi; çünki Han Erke, Keşmir’i kutsal şehre, hac mahalline dönüştürmüştü..
Altay’lı hacıların Keşmir’de kendi mâbetleri vardı; orada Türk dili hiç susmadı. Anlaşılan, bu, hâlâ meşhûr olan Altın Tapınak idi.
Han Erke, gücünü ve zamânını hayırlı işlere verdi; bu, bütün Türk dünyâsına cömertçe ürünler getirdi. Buda’nın taraftarları IV. Konsül’lerini Keşmir’de topladılar. Buraya Şark’ın çok meşhur Budistleri toplandı. Onlar, Tengri adını ve onun öğretisini burada tanıdılar, ki bu öğretiler, Budizm’in yeni muhtevâsını (mahayana) doldurdular.
Yeni tören/âyinlerin metni, bakır levhalar üzerine yazıldı; bunlar çok geçmeden, Çin’de, Tibet’te, Moğolistan’da Budizm’in kutsal metinleri oldular (ve hâlâ duruyorlar)… Bu levhalarla, daha doğrusu, IV. Konsül’le, Budizm dîninin, daha sonra “lamaizm” adını alan yeni bir kolu doğdu.
Şark’ın büyük eğitimcisi Han Erke, bilgeliğiyle, kendisine müttefikler buldu. O, Budistlerce kutsal şahsiyetlerden sayılıyor; adını duâlarda zikrediyorlar; sâdece Türkler, kendi meşhur hanlarını hatırlamıyorlar.
… Bereket versin ki, bu yüce insanı diğer milletler hatırlıyorlar.
 Murad Adji